|
2008 Dünya Krizi ve Türkiye
BU ARAŞTIRMA PETROL-İŞ SENDİKASI İÇİN EKONOMİST MUSTAFA SÖNMEZ TARAFINDAN HAZIRLANMIŞTIR. PETROL-İŞ YAYINLARI: 110 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İÇİNDEKİLER
Bölüm 1 : 2008 Dünya Krizinde Derinleşme ve Türkiye’ye Etkileri Bölüm 2 : Dış Kaynağa Bağımlı Büyümenin Boyutları ve Zaafları Bölüm 3 : En Zayıf Halka Cari Açık ve AB’ye İhracat Bağımlılığı Bölüm 4 : Yabancıların Yatırım ve Kredi ile Artan Hakimiyeti Bölüm 5 : Bütçe Üstünden Artan Eşitsizlikler Bölüm 6 : Enflasyonda Tırmanma Riski ve Gerçek Enflasyon Bölüm 7 : İşsizlikte Ürpertici Artış Bölüm 8 : Gelir Dağılımında Artan Eşitsizlik Bölüm 9 : Bölgesel Uçurumda Derinleşme ; Güneydoğu Sorununa Önlemler
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Türkiye ekonomisi, 2001 yılında yaşanan derin krizin ardından bir kez daha ciddi risklerle karşı karşıyadır. Türkiye'nin kapısını yıllar sonra yeni bir ekonomik kriz çalmaktadır. Dünya ekonomisinde 2007 yılının ikinci yarısından itibaren gözlenmeye başlanan, ABD kaynaklı durgunluk eğilimi ve likidite sıkışıklığı Türkiye'yi tehdit etmektedir. ABD'de yaşanacak çalkantının, AB, Japonya ve Çin'e yansımasına ve tüm dünya ekonomilerini etkilemesine kesin gözüyle bakılmaktadır. Ancak Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemde yaşayacağı zorlukların, tek nedeni dünya piyasalarındaki bu olumsuz gelişmeler değildir. AKP hükümeti tarafından bir “başarı hikayesi” olarak sunulan 2001 sonrası yılların aslında, ekonomideki zaafların derinleştiği ve emekçilere daha zorlu yaşam koşullarının dayatıldığı bir dönem olmuştur. Ekonominin rekor düzeylerde büyümesi, kişi başına düşen milli gelirin yükselmesi, ihracatın artması, yabancı sermaye girişlerinin sıçraması; hükümetin “işler yolunda” söylemini desteklemek için gündeme getirilmiştir Oysa, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmadığı ve tıkanacağı, milli gelirdeki yükselmenin dolardaki değer kaybından kaynaklandığı, ihracat artışına ithalat patlamasının eşlik ettiği gerçeği gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır. Cari açık hızla sürdürülemez bir seviyeye gelmiştir. Aynı yıllarda ekonomiye giren yabancı sermayenin büyük kısmının ise AKP hükümetinin imza attığı özelleştirme uygulamalarından kaynaklandığı bilinmektedir. Tüpraş, Türk Telekom, Erdemir ve Tekel gibi sanayinin lokomotifi kamu işletmeleri alelacele satılarak, ülkenin geleceği belirsizliğe itilmiştir. Yabancı sermaye, bu süreçte ülkede tek çivi çakmadan yerli işletmeleri bir bir ele geçirmektedir. Türkiye ekonomisinin çarkları, yüksek faize gelen sıcak para ile finanse edilmektedir. Enflasyonla mücadele doğrultusunda uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle yalnızca emekçiler kemer sıkmak durumunda kalmışlardır. Söz konusu dönemde, iddia edilenlerin aksine gelir dağılımı düzelmemiş, daha eşitsiz hale gelmiştir. Hükümet, enflasyonun tek haneli rakamlara düşmesi ile övünürken, yoksul emekçi kesimlerin enflasyonunun açıklanan resmi rakamların iki katından fazla olduğunu gizlemiştir. Emekçiler yoksullaşırken, işsizlik tehdidi de giderek artmaktadır. Ekonomide artık tıkanma noktasına gelen büyüme istihdam yaratmamaktadır. İşsizlik, resmi rakamlarda bile ciddi bir artış içerisindedir. Kılavuzu IMF ve Dünya Bankası olan AKP'nin yarattığı ekonomik tabloya ilişkin, kriz riskinin artmasıyla sermayenin de uyarıları yoğunlaşmaktadır. Türkiye kapitalizmi, yaklaşan krize sermaye yanlısı ekonomik önlemler ile hazırlanmaya başlamıştır. Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı, kamuoyuna duyurulan İstihdam Paketi, bölgesel asgari ücret, yerel idareleri piyasa mekanizmalarına bırakacak düzenlemeler gündemdedir. Hayata geçirilmeye çalışılan düzenlemelerle emekçilerin en temel kazanımları, bir kez daha kriz ve maliyetler gerekçesiyle ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Böyle bir dönemde hazırlanan bu araştırma, 2008 yılının ilk aylarından itibaren gündeme oturan dünya krizi, krizin Türkiye'ye olası etkileri, AKP hükümetinin ekonomide yarattığı tabloyu ve bu tablonun emekçi kesimler açısından ne anlama geldiğini tartışmaktadır. Araştırmayı sendikamız için hazırlayan ekonomist Mustafa Sönmez'e teşekkürlerimizi belirtirken, Petrol-İş Sendikası olarak toplumsal gerçeklerin kamuoyunda ayrıntılı bir şekilde tartışılması ve sorgulanması için yapacağımız çalışmaları sürdüreceğiz... Petrol-İş Sendikası Merkez Yönetim Kurulu
Türkiye kapitalizmi, yeniden bir tıkanıklıkla karşı karşıya. 2001’de yaşanan Cumhuriyet tarihimizin en derin krizinin enkazı henüz kaldırılmamış, travması henüz atlatılamamışken ekonomi, bu kez hem iç dinamiklerin tükenmesi hem de dışarıdan kaynaklanan köklü bir çalkantının cenderesinde sıkışmak üzere. Elinizdeki çalışma, bu noktaya nasıl gelindiğinin ve muhtemel bir krizi en az hasarla atlatmak için neler yapılması gerektiğinin ipuçlarını vermeyi amaçlıyor. Çalışma, esas olarak 9 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde 2008 dünya krizine giden koşullara, ABD’deki çalkantının AB, Japonya ve Çin’e yansımasına; dünyada emtia fiyatlarındaki olası gelişmelere yer verdikten sonra Türkiye’nin bu krizden nasıl etkileneceğine değiniyor. İkinci bölümde, Türkiye’de 2002’de başlayan büyüme sürecinin yeni bir tıkanma noktasına nasıl geldiği, bu büyüme sürecinin zaaflarına değiniliyor. Üçüncü bölüm, ekonominin en zayıf halkası, yumuşak karnı cari açıkların vardığı boyutlara ve bunu besleyen kaynaklara değiniyor. Özellikle AB’ye yönelik imalat sanayii ihracatının kimyasını soruşturan bu bölüm AB’nin ihracatçısı-tedarikçisi olmanın gerçek maliyetinden, bunu besleyen kur politikasının yarattığı komplikasyonlardan sözediyor. Türkiye kapitalizmine damgasını vuran gelişmelerden biri de yabancıların yatırımlar ve kredilerle artan hakimiyeti. Dördüncü bölümde doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve dış kredilerle Türkiye’deki yabancı varlığının, hakimiyetinin ulaştığı boyutlar ele alınıyor. Beşinci bölümde, kamu maliyesindeki gelişmeler mercek altında. Devletin küçültülmesinin vardığı boyutlar, vergi yükünün adaletsiz dağılımının ulaştığı boyutlar, harcamalar üstünden bölüşümün nasıl daha adaletsizleştirildiği de bu alt bölümde ele alınıyor. Altıncı bölüm, tek haneye indirilmekle övünülen enflasyonun yeniden yükselme potansiyelinden ve bunu besleyen kaynaklardan söz ederken alt ve orta kesimlerin “öteki enflasyon”undan sözediyor. Bu kesimin tükettiği mal ve hizmetlerdeki fiyat artışlarının ortalama resmi enflasyonun yüzde 100 üstünde seyrettiği sayılarla ve madde bazında ortaya konuluyor. Türkiye İstatistik Kurumu, her yıl gelir dağılımı araştırmaları yayımlıyor ve hepsinde gelir eşitsizliğinin azaldığını iddia ediyor. Yedinci bölüm, TÜİK’in bu araştırmasının çarpıklıklarına parmak basarken, tıkanan ve tükenen son dönem büyüme sürecinin gelir bölüşümünü iyileştirmediğini, tersine artırdığını yine TÜİK’in başka datalarına dayanarak ortaya koyuyor. Sekizinci bölüm, çarpık büyüme sürecinin bir başka hastalığını, istihdam yaratmayan yönünü gündeme getiriyor. İşsizliğin resmi ve gölgede bırakılan boyutlarının araştırıldığı bu bölümde işsizlerin profili ortaya konuluyor; kadınların, genç liselilerin, Doğu ve Güneydoğuluların en çok işsizliği yaşayan kesimler olduğuna dikkat çekilirken 2008 krizi koşullarında işsizliğin tırmanabileceği tehlikeli boyutlara dikkat çekiliyor. Dokuzuncu ve son bölüm, bir başka yapısal soruna, bölgeler arası dengesizliğe, özellikle de en altta kalan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geri kalmışlığın boyutlarına dikkat çekiyor. Bu bölümde Kürt sorununun barışçıl çözümüne ve Bölgenin gerikalmışlığının aşılmasına dönük bir öneri paketine de yer veriliyor. Çalışmaya destek veren Petrol-İş Yönetim Kurulu’na teşekkürü borç bilirim. Mustafa Sönmez, Mart 2008 Dünya kapitalizmi son 30 yıldır tekliyor. Bu bazen geneli kapsıyor, bazen bir ya da birkaç ülkede yaşanıyor ama, küreselleşme arttıkça bulaşıcı etkisi de büyüyor. ABD’den başlayan ve tüm dünya ekonomisinde etkisi hissedilen bir iniş yaşıyoruz. Ancak, hangi anlamda, ne kadarlık bir "iniş", bu henüz bilinemiyor. Bir yıllık bir durgunlaşma ile güçlüklerin geçiştirilmesi mi? Ekonomilerin küçülmesi mi? Yoksa, finansal balonun gürültüyle patlamasını izleyen bir "çöküş" mü? 2008'in her yerde 2007'den "daha kötü" bir yıl olacağı genel kabul görüyor. Ancak, "daha kötü", durgunlaşmanın ötesine gidecek midir? Gidecekse ne kadar? Bugünden öngöremiyoruz. ABD’de işsizlik 2007 Aralık ayında aniden yüzde 5’e sıçradı. İşsizlik oranlarında son dönemde kaydedilen ani yükseliş, yüksek riskli konut kredisi piyasasında hızlanarak devam eden altüst oluş, yatırım ve tüketim harcamalarının canlılığını yitirmesi, kredi piyasalarındaki daralma, mali kuruluşların bilançolarındaki bozulma gibi etkenler, önümüzdeki dönemde Amerikan ekonomisinde büyük bir durgunluk yaşanacağı olasılığını güçlendiriyor. 2008 yılına ilişkin küresel ekonominin görünümünü temel olarak Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimali ve olası durgunluğun boyutlarını belirlemede Avrupa ve Asya ülkelerinin rolü önemli olacak. AB, krizden payına düşeceği tahmin etmekte ve büyüme öngörülerini aşağı çekmektedir. Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinin ABD’ye karşı net ihracatçı konumda olmaları nedeniyle, Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimalinin Asya ülkelerinin ihracatında azalışı da beraberinde getireceği, ABD dolarındaki düşüş eğiliminin söz konusu ülkelerin ihracat gelirlerindeki azalışı daha da hızlandıracağı tahmin ediliyor. Metropol ekonomilerindeki çalkantılar bir finansal krize dönüştüğü andan itibaren zararlarını hafifletmek çabasına girecek olan finans kuruluşları çevre ekonomilerindeki yatırımlarını çekmeye; kredilerin anaparalarını da tahsile yöneleceklerdir. Bu durumda on yıl öncesinin Asya krizini andıran bir konjonktür gündeme girecektir. Bu son olasılık gerçekleştiği takdirde Türkiye çevre ekonomileri içinde en kırılgan konumda yer alan ülkelerden biri olarak ciddi boyutlarda etkilenecektir. Dünyadaki resesyonla yaşanacak küçülme, haliyle ihracata talebi azaltır, sıcak para çıkışı ve gelmesi beklenen doğrudan yabancı sermayenin gelmemesi, verilen kredilerin geri çağrılması halinde Türkiye'de 2008 için umulan büyüme hayal olur. Bu hem aile gelirlerinin azalmasına yol açar hem işsizliğe tüy diker. Kaderlerini IMF ve AB çapalarına bağlayanlar, bu çapaların taraması sonucu kendilerini bir anda global akıntının önüne kapılmış durumda bulabilirler. Böylesi dönemlerde gerçek kaybı çalışan, çalışamayan emekçi kesimler verir. *** Büyümede Tıkanma: Türkiye ekonomisi, dış çalkantıdan bağımsız olarak, 2002’den bu yana sürmekte olan bir dizi zaafla yüklü büyüme sürecinin tıkanması noktasına gelmiştir. Artık, gelen büyük boyutlu yabancı sermaye girişlerinin, sermaye birikimini ve büyüme potansiyelini yeterince yukarı taşımadığı anlaşılmaktadır. İç talepte teklemenin telafisi ihracatla karşılanamaz duruma gelinmiştir. Tüketici kredisi ve kredi kartı harcaması kışkırtmalarıyla özel tüketim artışlarına dayalı talep genişletilmiş, ancak burada da deniz kısa sürede tükenmenin eşiğine gelmiş ve ihracattaki teklemelerle birlikte kronik durgunlaşma belirtileri ortaya çıkmıştır. Zayıf Halka Cari Açık: Dünya krizi karşısında Türkiye ekonomisinin olası hasarının büyüklüğünü belirleyecek en önemli unsur, cari açıktır. Hızla büyüyen dış ticaret açığının, diğer döviz kazandırıcı faaliyet gelirleri ile kapatılamayan kısmı cari açığı 2007 sonunda 38 milyar dolara ulaştırırken, açığın tahmini 2007 milli gelirine oranı da yüzde 8’e yaklaşıyor. 2006’da büyüme yüzde 6,5, cari açık/milli gelir oranı yüzde 8,4’tü. 2007’de büyüme oranı yüzde 4,5 dolayına düşmesine karşın cari açığın milli gelire oranının yüzde 8’de kalması dikkat çekici. Bu, daha düşük büyümeye karşın döviz ihtiyacı azalmamış anlamına gelmektedir. Cari açığı hızla büyüten dinamiğin ithalata bağımlı sanayi ihracatı olduğu, bunun da ağırlıkla AB’ye yapıldığı görülmektedir. AB’ye yapılan ihracatın ithalattan daha hızla arttığı ve ihracatın ithalatı karşılama oranının 2007’de yüzde 88,2’ye çıktığı görülüyor. AB ile gelişen dış ticaret ve işbölümünde üstlenilen sektörlerin ücret malları ağırlıklı olması, Türkiye’den ihraç edilen ya da sipariş yoluyla Türkiye’ye ürettirilen malların üretiminde kullanılan işgücünün fiyatının cazibesini korumasını gerektiriyor. Bunun için de rekabet gücü oluşturmada uysal, örgütsüz ve düşük ücrete razı emek arzının daimi kılınmasına ihtiyaç var. Bu durum AB sosyal şartı ile uyuşmasa da AB’nin Türkiye ile işbölümünün işlerlik kazanmasında vazgeçilmez bir şart gibi duruyor. 1996’dan bu yana Gümrük Birliği (GB), özellikle son yıllarda Türkiye'nin aleyhine işliyor. Asya’dan ithalatı hızla artıran etken ise izlenmekte olan düşük kur politikasıdır. Düşük kur, ithalatı kamçılayıp mal arzını artırarak fiyatları terbiye etse de cari açığın 38 milyar dolara ulaşmasında en önemli etken oldu. Düşük kur, büyümenin rüzgarı olan sıcak parayı çekmek için kullanılırken, yerli üretime ve istihdama büyük darbeler vurdu. Düşük kur karşısında birçok girişimci piyasaya havlu atarken, ayakta kalmış görünenler de şöyle bir uyum yolu bulmuş görünüyorlar; ithalatı, borçlanmayı dolar kuru ile yapıp ihracatı Avro üstünden gerçekleştirmek. Ancak, AB’den ihracat talebinin azalması, bu saadet zincirinin trajik biçimde kırılmasıyla sonuçlanabilir. Yabancıların Varlıkları, Milli Gelir Büyüklüğünde: Türkiye’nin 2000’li yıllarda hızlanan dışa açık büyüme süreci, büyük ölçüde dış kaynak girişi ile gerçekleşirken, yabancı kaynak sahiplerine bağımlılık arttı. Yabancıların Türkiye içindeki kontrol güçleri de pekişti. Yabancıların varlık büyüklüğü Türkiye milli gelirine ulaşmış durumda. Yabancı hakimiyetinde özel sektörün hızlı borçlanmasıyla ağırlaşan dış borç yükü en önemli etmen. Doğrudan yabancı sermaye girişiyle çeşitli sektörlerde kurulan hakimiyeti, sermaye piyasasında sıcak paranın hisse senedine ve devlet kağıtlarına yaptığı yatırımlarla borsada hakimiyeti izliyor. Böylece üç kanaldan kurulan yabancı hakimiyetinin Türkiye üstünde yarattığı “dış yükümlülük” tutarı 2002 yılında 148 milyar dolar iken 2007’nin 9 ayı itibariyle 447,5 milyar dolara ulaştı. 2004’te Türkiye milli gelirinin yüzde 71,5’i tutarında görünen yabancılara ait yatırım ve kredilerin tutarı 2007’ye gelindiğinde yüzde 98’e kadar çıkmış görünüyor. Bütçe Üstünden Eşitsizlikler Büyüyor: Bütçe gelirlerinin ana gövdesini oluşturan vergi gelirlerinin ağırlıklı yükü alt ve orta gelirli kesime ait. Tüketimden alınan dolaylı vergilerin payı 2007 yılında yüzde 66 olarak gerçekleşse de bazı yıllar yüzde 70’e yaklaştı. Dolaylı vergilerden geriye kalan yüzde 34’lük dolaysız vergi payının yüzde 23’ü gelir vergisi. Ancak bu vergi türünde de ağırlığı ücretlilerden, kaynaktan kesilen vergiler oluşturuyor. Ücret üstünden vergi ve SSK primi kesintileri ortalaması büyük işyerlerinde net ücretin yüzde 82’sini buluyor. Buna karşılık, toplam gelirden en büyük payı alan banka ve şirketlerin ödedikleri kurumlar vergisi, toplam vergi gelirleri içinde 2007’de yüzde 9’da kaldı. Özelleştirme, bütçe açıklarını kapamada kullanılıyor. Özelleştirmeden bütçeye aktarılan miktar, toplam devlet gelirlerinin 2004’te yüzde 1’i iken, 2005’te yüzde 2’sine, 2006’da yüzde 4,5’una, 2007’de yüzde 4’üne ulaştı. 2007 harcama bileşimine bakıldığında bütçe harcamalarındaki manevra kabiliyetinin azaldığı ve yerel seçimlerin yaklaştığı şartlarda 2008 içinde Hükümet’in olası dış şoklara karşı sıkı bir politika uygulama şansının da pek fazla kalmadığı görülmektedir. 2007’de faiz dışı harcamaların yüzde 17 arttığı dikkati çekti. Bu artışta, seçim yatırımı niteliğindeki yeşil kart, belediyeye aktarılan kaynaklar vb. etkili oldu. Bütçeden faize 2007’de yaklaşık 49 milyar YTL yani bütçenin yüzde 24.4’ü harcandı. Maaşlar ise yüzde 19,5 pay aldı. Yani 2007’de de bankalara, rantiyelere giden para, bordro mahkûmu memurların maaşlarını geride bıraktı. Sağlık ekipmanı, ilaç ve hizmet satanlar 2007’de devletten 6 milyar YTL’ye yakın ödeme aldılar. Sağlık özelleştikçe bu rakam büyüyecek. Silah ve muhimmat için yapılan harcamalar ise 3.1 milyar YTL’yi buldu. Savunma ve güvenlik mensuplarının maaşları ile birlikte bütçeden bu alana ayrılan pay 2007’de 24 milyar YTL olarak gerçekleşti. Yani bütçenin yüzde 12’si asker-polis harcamalarına ayrıldı. Buna tabi ki, bazı fonlar ve vakıflar üstünden yapılan harcamalar dahil değil… Gerçek Enflasyon Yüzde 20: Tüm iddiasını fiyat istikrarı üstüne odaklayan ve IMF politikaları doğrultusunda düşük kur politikasını bu amacın ana unsuru haline getiren AKP iktidarı, tek haneye gerilemekle birlikte enflasyonu 2007 hedefine ulaştıramadı. 2007 için yüzde 4 olarak belirlenen tüketici enflasyonu, yıl sonunda yüzde 8,7 olarak gerçekleşti. Bu fiyaskodan sonra 2008 için belirlenen yine yüzde 4’lük enflasyon hedefinin gerçekleşme şansı da düşüktür. Özellikle 2008 dünya krizi, enflasyonda artış eğilimlerini besleyecek nitelikte. Ancak, “resmi enflasyon”a ilişkin bu trendlerden farklı olarak, özellikle alt ve orta gelirli grupların yaşadığı gerçek enflasyonun boyutları başka bir gerçeği işaret etmektedir. O da gerçek enflasyonun, resmi olandan çok daha yüksek gerçekleştiğidir.. Gerçekte, toplumu birebir ilgilendiren mal ve hizmet sayısı 90 dolayında. Nitekim, bu 90 mal ve hizmetin 2007 ortalama fiyat artışlarını dikkate alındığında, TÜİK’in yüzde 8,7 olarak açıkladığı 2007 ortalama fiyat artışı, 90 ürün ve hizmetten ancak 30’u için geçerli, 60 mal ve hizmetteki fiyat artışı ise bu oranın üstünde. Gerçekte, gösterge niteliğindeki iki kalem olan ekmek ve kiradaki artışın yüzde 20’yi bulması bile, gerçek tüketici enflasyonunun yüzde 20’den az olmadığına işaret ede Gerçek İşsizlik yüzde 20: IMF destekli yüksek faizlerle çekilen sıcak paraya (düşük kurla desteklenen) dayalı çarpık büyüme döneminin en önemli kamburu istihdam yaratmaması oldu. Ekonominin reel olarak yıllık ortalama yüzde 7.3 oranında büyüdüğü 2002-2006 döneminde, toplam istihdam ancak yıllık ortalama yüzde 0.7 oranında arttı. .2002-2006 döneminde, toplam istihdam yıllık ortalama yüzde 0.7 artarken, tarım dışı sektörlere bakıldığında istihdamın ancak yıllık ortalama yüzde 3.9 oranında arttığı; tarım sektöründe istihdamın 1 milyon 370 bin kişi azaldığı görüldü. Bu 5 yılda, her yıl tarım sektöründe ortalama 274 bin kişilik istihdam azalışı yaşandı, sanayi, hizmetler ve inşaat sektörlerinde ise sırasıyla her yıl ancak 91 bin, 317 bin ve 62 bin kişilik istihdam yaratıldı. 2007 yılı ise istihdam açısından iyice talihsiz bir yıl olmuştur. 2006 Kasım’ında 21 milyon 235 bin olarak belirlenen istihdam 2007 Kasım’ında 20 milyon 867 bine gerilemiş yani yüzde 4,5-5 büyüme kaydedilen 2007’de istihdam artmak yerine yüzde 1,7 oranında gerilemiştir. TÜİK’in tanım tartışması nedeniyle işgücünden saymadığı işgücü (dolayısıyla işsiz) sayısı dikkate alınsa, resmi işgücü 25 milyon 267 bin kişi, işgücüne katılma oranı yüzde 51; resmi işsiz sayısı da 4 milyon 400 bin olacaktı. Bu da yüzde 10 olduğu iddia edilen işsizlik oranının aslında yüzde 17,4 olması demek. Aslında,"eksik istihdamdakiler”i de işsiz tanımına katmak gerekir ve bu yapılırsa sayı 5 milyon 50 bine çıkar. Bu da gerçek işsizlik oranının yüzde 20’yi bulması demektir. 2007 verileri, işsizlikte yine okkanın altına kadınların gittiğini bir kez daha gösteriyor. Erkekler dünyasında iş bulmayan kadın hızla evine çekiliyor. Ev kadınlarının sayısı 2007’de 237 bin artmış görünüyor. Sanayi sektöründe kadın istihdamının 60 bin azaldığını görüyoruz. Anlaşılan, çember daralınca, tensikata öncelikle kadınlardan başlanıyor. Ya da işe alırken öncelik erkeklere veriliyor. Genç nüfus olarak tanımlanan 15-24 yaş grubunda ise işsizlik oranı yüzde 22.2 olmuştur. Eğitim düzeyine göre işsizlik oranları incelendiğinde, lise ve üstüdüzeyde eğitim görmüş kişiler arasında işsizlik oranının, çok daha yüksek olduğu görülmektedir. Türkiye geneli için yüzde 48 olan işgücüne katılma oranı, yüzde 10 oranındaki genel işsizlik, yüzde 12,5 dolayındaki tarım dışı işsizlik oranları bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor. Özellikle Doğu, G.Doğu ve Çukurova bölgelerinde işsizliğin boyutlarının daha büyük olduğu görülüyor. Gelir Uçurumu Derinleşiyor: Uzun yıllardır süredir izlenmekte olan IMF destekli ekonomi politikaları, büyük ölçüde ücretlilerin, küçük üreticilerin reel gelirlerini kar-faiz-rant geliri sahipleri lehine gerileterek gerçekleştirildi. 2007’de 107 milyar dolara ulaşan ihracatta, dışa karşı en önemli rekabet gücü düşük ücretler sayesinde sağlandı. Büyük işsiz kitlelerini açlıkla terbiye ederek, işyerlerinde teknolojiyle ilgisi olmayan verimlilik artışları, emeğin kaba sömürüsüyle, iki kişinin işi bir kişiye yaptırılarak gerçekleştirildi. İşçilerin yoksullaştırılmalarına, devlette kamu çalışanlarına mali disiplin bahane edilerek enflasyonun gerisinde kalan maaş ödemeleri yapılarak devam edildi. Mali disiplin cenderesinden, kamudan maaş alan emekli-dul ve yetimler de nasibini aldı, onların da reel gelirleri geriledi. Tarımdaki çözülme ve gerileme, kamu desteklerinin kalkması, kırlarda yoksullaşmayı artırdı ve kentten köye göçü hızlandırdı. Gelirin sınıflar arasındaki eşitsiz bölüşümünü biraz daha bozucu bu gelişmeler, devletin vergi ve harcama politikalarının alt ve orta gelirli kesimler aleyhine uygulanmasıyla iyice pekiştirildi. Vergi yükü, toplamdaki payı yüzde 70’e varan dolaylı vergilerle alt ve orta gelirli grubun sırtına yıkılırken bütçe harcamalarından da bu kesimlere düşen paylar sosyal harcamaların azaltılmasıyla daha da azaltıldı. Dolayısıyla bütçe üstünden de bölüşüm iyice adaletsizleşti. Gelir bölüşümündeki eşitsizliği artıran bu politikalara rağmen, kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu’na her yıl yaptırılan şablon gelir ve tüketim harcamalarından gelir dağılımının iyileştirildiği sonuçları üretildi ve bunlara inanılması istendi. Yapılan tüketim harcaması anketleri veri alınarak yoksulluk sınırları belirlendi ve onlardan hareket edilerek insafsız asgari ücret tesbitlerine gidildi. Gelire gore GSMH serilerine göre ise, gelirin işgücü, tarım ve tarım dışı işveren kesimi arasındaki bölüşümü, yıllara gore, nüfustaki payının artışına karşılık, işgücünün gelirdeki payının artmadığını, buna karşılık, kar-rant-faiz gelirlerinin yüzde 56’ya kadar çıktığını ortaya koyuyor. Ücret gelirleri üstüne bir baskı da kayıt dışı istihdamdan gelmekte, kırlardan kente gelen nüfusun kaçak istihdamı genel ücret düzeyini de aşağı çekmektedir.2007’ye gelindiğinde kayıtdışı ücretli sayısı 4 milyona, toplamdaki payı da 2000’deki yüzde 27’lik düzeyden 2007’de yüzde 38’e çıktı. Son yılların en çarpıcı olgularından biri de bankaların alt ve orta gelir gruplarına dönük tüketici kredisi ve kredi kartı pazarlama operasyonları sonucu aile borçluluk oranının tırmanmasıdır. Aileler, gelecek birkaç yıllarına ait varlıkları ipotek altına alınarak hızla borçlandırılmıştır. Bankaların tüketiciye yönelmeleri ve kredi kartı uygulamalarını artırmaları ile birlikte hanehalkının tüketici kredisi ve kredi kartı ile borçlanmasında baş döndürücü bir artış yaşandı ve 2007 sonunda 91,3 milyar YTL’ye ulaştı.. 2007 sonunda 687 bin kişi ya da ailenin, ferdi tüketici kredisi ve kredi kartı mağduru ya da müflis durumunda olduğu ortaya çıkmıştır. Bölgesel Uçurum ve Güneydoğu Sorununa Önlemler: Ülkenin genelde doğusu ile batısı arasındaki dengesizlik çok ciddi sosyal ve siyasal sorunlara yol açtığı gibi, iç göçleri hızlandırıp büyük metropolleri yaşanılmaz hale getirmesinde bir etken olmuştur. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin gelişmenin nimetlerinden mahrum bırakılması, ihmali, Bölgedeki Kürt kökenli nüfusun kendisini “öteki” hissetmesine ve aidiyet duygularının zedelenmesine yol açıyor, kültürel haklarının görmezlikten gelinmesine ek olarak bu artan yoksulluğun ivme kazanması ile Kürtlerin bu ülkenin asli unsuru olup olmadıkları tartışması Türkiye gündeminden eksik kalmıyor ve barış önünde ciddi bir problem olarak yeniden ve yeniden üretiliyor. Bölgede hızla artan işsizliğe, özellikle genç işsizliğine çözüm üretilemeyişi, kimliğin inkarı, dışlanma, devlete güvensizlik duygularını da beslemeye devam etmektedir. Bölgeyi uzun süre oyalayan GAP yatırımlarının, Bölgenin kendi ihtiyaçlarından çok, Türkiye’nin gelişmiş bölgelerinin kullandığı enerji yatırımlarına odaklı olduğu ve mevzi gelişme fırsatları dışında Bölge’de radikal değişikliklere yol açmadığı, enerji ayağı tamamlanırken tarım ayağına dönük yatırımların sürüncemede kaldığı anlaşılmıştır. Bölgenin güneyi GAP ile oyalanırken Kuzeydoğu illeri için hiçbir şey yapılmamış, bu bölgeden göçler daha da hızlanmıştır. Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Bölge nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yoksulluğun bir göstergesi olan yeşil kartla tedavi olan nüfus Türkiye genelinde, 2008’de 9,4 milyon olarak belirlenirken, bunların yüzde 46’sının, Doğu ve Güneydoğu’daki 21 ilde yaşadığı görülmektedir. Yeşil kartlılık oranı Hakkari, Ağrı, Van ve Bitlis’te nüfusun yarısını aşmaktadır. Bölgede, çeşitli sektörlere bir yatırım hamlesi düşünülse bile, bu yatırımların olgunlaşması ve gelir yaratıcı sonuca ulaşması uzun bir zaman alacaktır. Oysa Bölgenin çok acil kaynak girişine ihtiyacı vardır. Bu kaynak girişi hem Bölge yoksullarının kendilerini adil bir toplumun eşit vatandaşları olarak hissetmeleri ve devlete güvenmeleri, hem de gündelik hayatlarını idame ettirmeleri için zorunludur. Kaynak girişi, bölgede talebi artırarak diğer ekonomik sektörlere de canlılık kazandıracaktır. Doğrudan Gelir Desteği, öncelikle bu Bölgemizde uygulanmalı ve merkezi bütçeden, Bölgedeki 1 milyon yoksul aileye her ay net asgari ücretin yarısı olan 200 YTL maaş bağlanmalıdır. Bu desteğin mali portresi olan 2,4 milyar YTL’dir ve 2007’de 203 milyar YTL’yi bulan Türkiye bütçe harcamalarının sadece yüzde 1’I dolayındadır. Bu kaynak transferinin finansmanı, hem vergi, hem de harcamalarda yapılacak küçük düzenlemelerle kolaylıkla karşılanabilir. Doğrudan gelir desteğini, eğitimi özendiren “şartlı gelir transferi”, sosyal hizmet karşılığı gelir transferi gibi sosyal politika unsurları tamamlamalıdır. Bölgenin acil ihtiyacı sağlık, eğitim ve ulaşım altyapı yatırımlarıdır. Bu alanlara yapılacak yatırımlar Bölge işgücünün vasfını geliştirerek çeşitli sektörlerde gelişmenin önünü de açacaktır. Özellikle merkez ilçelere yoğunlaşan nüfusun kentsel hizmet ihtiyaçlarına karşılık verecek yatırımlar için destekler artırılmalıdır. Değiştirme ve iyileştirme faaliyetlerinin merkezi idare tarafından değil, yerel yönetimlerin karar ve inisiyatifi altında yürütülmesi, gerçekleştirilmesi temel prensip olmalıdır. Kürt kökenli yurttaşların ağırlıkla yaşadığı bu Bölgede; farklılığın reddedilmediği, farklılıkları meşru kabul eden bir siyasal, sosyal ve kültürel yaşam ortamı yaratılmalı, bunun için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilmelidir . Bölgede sanayiden çok, sınır ticaretini, turizmi ve tarımı geliştirici bir ekonomik program benimsenmelidir.
2008 Dünya Ekonomisinde Derinleşme ve Türkiye’ye Etkileri Dünya kapitalizmi son 30 yıldır tekliyor. Bu bazen geneli kapsıyor, bazen bir ya da birkaç ülkede yaşanıyor ama, küreselleşme arttıkça bulaşıcı etkisi de büyüyor. 1974-75 daralmasını, 1979-80’deki daralma izlemişti.1984’teki Latin Amerika borç krizinin arkasından 1987’deki New York borsasının çöküşü gelmişti. Ardından, 1990-91’de yeniden bir ekonomik daralma yaşanmış, bunu 1994 Meksika “tekila krizi” izlemişti. 1997 Asya ve 1998 Rusya krizlerinden sonra depremin etkisiyle 1999’da Türkiye ekonomisi negatif büyüme yaşamış, ardından da 2000 sonu ile 2001’de tarihinin en derin krizlerini yaşamıştı. Aynı yıl Arjantin’de de mali çöküş ve kriz yaşanmış, ABD’de de“yeni ekonomi” çökmüştü. Şimdi, ayvanın büyüğü heybede!..
ABD’den başlayan ve tüm dünya ekonomisinde etkisi hissedilen bir iniş yaşıyoruz. Ancak, hangi anlamda, ne kadarlık bir "iniş" bu henüz bilinemiyor. Bir yıllık bir durgunlaşma ile güçlüklerin geçiştirilmesi mi? Ekonomilerin küçülmesi mi? Yoksa, finansal balonun gürültüyle patlamasını izleyen bir "çöküş" mü? 2008'in her yerde 2007'den "daha kötü" bir yıl olacağı genel kabul görüyor. Ancak, "daha kötü", durgunlaşmanın ötesine gidecek midir? Gidecekse ne kadar? Bugünden öngöremiyoruz. 2007 sonlarında Amerika'da patlak veren çalkantı, finans sermayesinin egemenliği altında biçimlenen kapitalizmin çürüyen, yozlaşan özelliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Düşen büyüme hızlarına rağmen abartılı tüketim tutkusu ve ölçüsüz kazanç hırsları, finansal sistemi bir kumarhaneye dönüştürmüş; düşük gelirlileri de içine çeken uzun vadeli konut kredilerinin yarattığı mali enstrümanlar dahi spekülatif kâğıtlar haline getirilmiştir; son finansal çalkantı da bu zincirin zayıf halkalarında patlak vererek sistemin tümüne yayılmaya başlamıştır. ABD, tam bir tüketim toplumu. Dünya ekonomisindeki büyüklüğü yüzde 25 dolayında olan ABD’nin, milli gelirinin yaklaşık yüzde 72'sini tüketim harcamaları oluşturuyor. Aynı ABD, gelir dağılımının en bozuk olduğu gelişmiş ülke, aynı zamanda.
Meksika, Türkiye ve Polonya’dan sonra en bozuk gelir dağılımına sahip OECD üyesi ABD. Eşitsizliğin katsayısı gini oranı Meksika’da 0,52, Türkiye’de 0,49, Polonya’da 0,39 olarak belirlenirken dünya pastasındaki büyüklüğü yüzde 25 dolayında olan ABD’de de 0,36.
Yüzde 20’lik nüfus dilimleri ile bakıldığında, ABD’de en zengin yüzde 20’lik nüfusun gelirin yüzde 51’ine yakınına tek başına el koyduğu, ikinci yüzde 20 ile beraber payın yüzde 74’e yaklaştığı görülüyor. Böylece gelir pastasının dörtte üçünün yüzde 40’lık nüfusca tüketildiği bir eşitsizlikler imparatorluğundan sözediyoruz.
Alttakilerinin yoksulluğundan,
üsttekilerin de aşırı iştahından, hanehalkının tasarrufları, ABD’de
uzun süredir çok düşük, hatta negatif. Tüketim harcamaları,
özellikle alt ve düşük gelir gruplarında krediye dayanıyordu. Kredi
köpüğü, 2000'li yıllarda da konut fiyatları yükselirken insanların
evlerinde oluşan değeri düşük faizli ipoteklerle paraya çevirerek,
harcamalarını güçlendirmeleriyle daha da büyüdü. Bu tüketimi, başta
Çin ve Asya ülkeleri ihracatla sağlıyorlar. Cari fazla veren Asya
ülkeleri, fazlalarını ABD’ye borç veriyor, yeni kredi olanakları
yaratıyorlardı. Yeni mali enstrümanlar, kredi riskini, verenden
piyasaya transfer ediyor, kredi vermek kolay ve adeta risksiz hale
geliyordu. İşte son 10 yılda ABD'nin ve Dünya ekonomisinin sözde
güçlü büyümesi bu saadet zincirine dayanıyordu. Sonunda korkulan
oldu, zincir kırıldı. Şimdi dünya bütün bunları yaşamanın eşiğinde. Dünya finans piyasalarında 2007 ortalarından bu yana yaşanan çalkantının boyutlarını özetleyelim: ABD ekonomisi 2007 yılının ilk üç çeyreğinde sırasıyla yüzde 1,5, yüzde 1,9 ve yüzde 2,8 oranlarında büyümüştü. Yüksek riskli konut kredilerinden kaynaklanan sorunlara ilişkin endişelerin artmasıyla, 2007 yılı Ağustos ayında finansal piyasalarda çalkantı yaşanmış, gerek konut piyasalarını gerekse kredi piyasalarını etkileyen çalkantı sonrasında Eylül ayı sonu itibarıyla toparlanma gözlenmişti. Ancak Kasım ayından itibaren finansal piyasaların tekrar bozulması ekonomik büyümenin görünümüne ilişkin belirsizlikleri artırdı. Son çeyrek büyümesi, yıllık bazda yüzde 2,5 olarak açıklandı. Michigan Üniversitesi Tüketici Güven Endeksi’nde yılın son aylarında görülen belirgin düşüş, tüketicilerin önümüzdeki bir yıllık dönemde kişisel harcamalarına ve iş koşullarına ilişkin olarak daha karamsar bir beklenti içinde olduklarına işaret etmekteydi.. Benzer eğilim reel kesim güvenini yansıtan ISM (The Institute for Supply Management’s purchasing manager) endeksinde de görülüyordu.
Çalkantıya kaynaklık eden ABD
kökenli riskli konut kredileri (Subprime mortgage loans) hem konut
finansman şirketlerinin hem de onlara kredi açmış olan bankaları
dibe çekti, büyük zararlar verdi. Global bankaların bu krediler
dolayısıyla uğradığı zarar 2008 başında 135 milyar dolar olarak
açıklanıyordu. Ama bununla kalmayacaktı. ABD’nin en büyük bankacılık
grubu Citigroup sadece iki çeyrekte 25 milyar dolar zarar etti.
Bankaların bu sarsıntısı, beraberinde genel bir kredi darboğazı
yarattı. Son birkaç yıldır Türkiye’ye de yarayan küresel likidite
bolluğunun sonuna gelindi. Kredi ile çalışan bütün şirketler
sıkıntıya girdi. Borsalarda ciddi düşüşler yaşandı. 2008 yılının ilk
üç haftasında dünya borsaları ortalama yüzde 20 değer yitirdi. Yani
borsalarda kote şirketler 5 trilyon dolar değer kaybına uğradılar.
ABD’de işsizlik 2007 Aralık ayında aniden yüzde 5’e sıçradı. İşsizlik oranlarında son dönemde kaydedilen ani yükseliş, yüksek riskli konut kredisi piyasasında hızlanarak devam eden altüst oluş, yatırım ve tüketim harcamalarının canlılığını yitirmesi, kredi piyasalarındaki daralma, mali kuruluşların bilançolarındaki bozulma gibi etkenler, önümüzdeki dönemde Amerikan ekonomisinde büyük bir durgunluk yaşanacağı olasılığını güçlendiriyor.
ABD’nin dünya ekonomisinin dörtte biri büyüklüğünde olduğu düşünülürse, ABD’deki krizden dünya ekonomisinin ağır şekilde etkileneceği bir gerçek. Bunun farkında olunarak, Fed, diğer merkez bankaları ile koordinasyon içinde olmaya büyük önem veriyor. Fed tarafından 12 Aralık 2007 tarihinde yapılan duyuruda; İngiltere Merkez Bankası (BoE), Avrupa Merkez Bankası (ECB), Kanada Merkez Bankası (BoC) ve İsviçre Merkez Bankası (SNB) ile eşgüdümlü hareket edilerek, bankaların kısa vadeli fon ihtiyaçlarını karşılama amacına yönelik olarak Vadeli İhale Kolaylığı (Term Auction Facility-TAF) programının uygulanmasına karar verildiği ve bu yolla ilgili ülke iç piyasalarına likidite sağlanacağı bildirildi. Bu çerçevede, Fed, 2007 yılı Aralık ayında piyasaya toplam 40 milyar ABD doları likidite sağladı, Ocak ayında bu miktarın 60 milyar ABD doları olması kararlaştırıldı. Küresel finansal koşulların daha da bozulması durumunda küresel talebin ve ABD dolarının izleyeceği yön, ABD cari açığını daha da olumsuz yönde etkileyebilecek. Mevcut durumda, Amerikan ekonomisine ilişkin beklentilerin ve gelişmelerin, küresel gelişmeleri büyük ölçüde belirleyeceği; buna karşın, diğer ülkelerin küresel gelişmelere katkısının söz konusu ülkelerin Amerikan ekonomisindeki gelişmelerden ne ölçüde etkilendiklerine bağlı olacağı açık. Bir diğer deyişle, küresel gelişmeler, özellikle Avrupa ülkeleri ve Asya ülkelerinin Amerikan ekonomisindeki gelişmelere eşlik edip etmeyeceğine göre şekillenecek. Bu nedenle, bu dönemde söz konusu ülkelerin de mercek altına alınması gerekiyor. IMF 2007-2008 için iyimser öngörülerini revizyondan geçirdi; iki yıl önce yüzde 3 dolaylarında büyüyen metropol ekonomilerinde büyüme hızlarının 2008’de yüzde 1.5 civarına ineceğini (yani "durgunlaşacağını") ileri sürdü.
Dünya ekonomisine egemen blokların
güçlerini anlamada kullandıkları enerji bir ölçüt olabilir.
Kullanılan dünya enerjisinin bloklara dağılımına bakıldığında
ABD’nin payının 2000’den 2006’ya yüzde 25-21 bandında değiştiğini,
AB’nin de yüzde 31-28 bandında yer aldığını görüyoruz. Sözkonusu
dönemde payını neredeyse bir kat artırarak yüzde 16’ya çıkaran Çin,
yıllık yüzde 10’ları aşan büyüme oranı ile dikkatlerin merkezi.
Japonya ise payından kayba uğrayarak yüzde 5’in altına gerilemiş
durumda. Avrupa Birliği’nde Enflasyon Korkusu Bu çerçevede, Avro bölgesi ülkeleri incelendiğinde, mali piyasalarda yaşanan dalgalanmaya rağmen, söz konusu ülkelerde kredi piyasalarında daralma gözlenmediği ancak son çeyrekte ekonominin inişe geçtiği görüldü. AB-27’nin önceki çeyreklerde yüzde 3 ve üstünde seyreden büyümesi son çeyrekte yüzde 2,6’ya düştü. Kârlılık oranlarının yükselmesi, toplam istihdamın artması, işsizlik oranlarının son 25 yılın en düşük seviyelerinde seyretmesi gibi gelişmeler önümüzdeki dönemde Avro bölgesi büyümesi üzerinde bölge içi etkenlerin yarattığı risk algılamasını azaltıyordu. Ancak, ABD ekonomisindeki durgunluk ihtimali ve buna ek olarak ham petrol, gıda ve ana metal fiyatlarına ilişkin belirsizlikler Avro bölgesi büyümesi üzerinde bölge dışı etkenlerin yarattığı risk algılamasını artırmış bulunuyor.
Kaynak:Eurostat 2008 ve 2009 büyüme rakamlarının potansiyel büyüme etrafında gerçekleşeceği öngörülmekle birlikte, Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimali karşısında, Avro bölgesi büyümesinin de beklenildiği ölçüde gerçekleşmeyeceği paylaşılan bir kanı. Nitekim, Avro bölgesi İmalat Sanayi Güven Endeksi’nin (PMI), büyüme oranlarına paralel hareket ettiği ve Amerikan ekonomisine ilişkin Reel Kesim Güven Endeksi (ISM) ile de benzer eğilimde olduğu görülüyor. 2007 yılı Aralık ayı Avro bölgesi Uyumlulaştırılmış Tüketici Fiyat Endeksi (HICP) artış oranı fiyatların artacağı sinyallerini verdi bile. Para ve kredi hacminde tahminlerin ötesinde gerçekleşen genişleme, orta ve uzun vadede daha büyük enflasyonist risk unsurları olacak. Avrupa Merkez Bankası ECB Yönetim Konseyi 2008 yılı Ocak ayında yaptığı toplantıda, enflasyon üzerindeki risklere önceki aylara kıyasla daha belirgin bir vurgu yaptı ve ABD gibi faiz indirimine gitmedi; politika faiz oranlarını sabit tuttu. Öte yandan, ECB, 2008 yılı boyunca enflasyon oranının hedef seviye olan yüzde 2’nin üzerine çıkacağını kabul etmiş bulunuyor. ECB, özellikle Almanya’daki ücret görüşmelerine vurgu yaparak fiyat istikrarını bahane edip kriz koşullarında anti-sendikal tutuma davetiye çıkarmaktadır. Bu da krizin yükünü ücretlilere yıkma niyeti dolayısıyla Avrupa’da sınıf mücadelesinin artacağı öngörüsüne götürmektedir.
Kaynak:Eurostat AB’nin kendi içine gözatıldığında ABD çalkantısından en çok etkilenen ve inişe geçenin Almanya olduğu dikkat çekiyor. Özellikle 2007’nin son çeyreğinde bu görülüyor. Durum, İngiltere için de aynı. Fransa, kuyruğu dik tutmaya çalışsa da gelişmelerden tedirgin. Konut kredileri krizinden Avrupa bankaları şimdiden ağır yaralar aldı.. ABD kökenli riskli konut kredileri (Subprime mortgage loans) ile ilgili kağıtlara bulaşan Avrupa bankaları ard arda zarar açıkladılar. Avrupa’nın en büyük bankası İsviçreli UBS bu yüzden 14 milyar dolar zarar ettiğini açıkladı, son iki çeyrekte toplam 18,4 milyar dolar zarar ilan etti. Fransa’nın en büyük bankalarından Société Générale, bir personelinin sahteciliğinin bankaya 7,2 milyar dolar zarara malolduğunu açıkladı, ama bunun başka bir şeyi gizlemek için uydurulmuş ya da büyütülmüş bir gerekçe olduğu yaygın bir kanı. Banka, bu skandalın dışında, konut kredileri krizi dolayısıyla 2,5 milyar dolar zarara uğradığını açıkladı. Konut piyasalarındaki balonun yolaçtığı kriz Avrupa’nın bazı ülkelerinde de (en azından İspanya, İrlanda, Britanya) ABD’dekine benzer bir gelişme gösteriyor. Bu ülkelerden İngiltere’de bu alanda uzmanlaşmış olan Northern Rock bankası bir süre önce paralarını çekmek isteyen mevduat sahiplerinin hücumuna uğradı. İngiltere merkez bankası Bank of England, bankaya 51 milyar dolar kredi, mevduat sahiplerine de 30 milyar dolarlık garanti vermek zorunda kaldı. Ama bunlar da yetmedi. Özelleştirmenin kalesi olarak görülen İngiltere, büyük bir ekonomide modern zamanların ilk devletleştirmesine imza attı. Northern Rock 18 Ocak’ta "geçici olarak" devletleştirildi. İngiltere Maliye Bakanı Alastair Darling, devletleştirme kararının özel sektörden gelen iki ciddi teklifin bankanın gerçek değerini karşılamaması sonucunda alındığını belirtti. Bu arada, Northern Rock'ın hisselerinin borsada işlem görmesine de ara verildi. Devletleştirme kararının, İngiltere devlet bütçesine 100 milyar sterlin yük getireceği bildiriliyordu. Northern Rock’un kamulaştırılması demek, aslında ilk parti zararın toplumsallaştırılması anlamını taşıyacaktı.
Japonya, ABD’de olanları biraz ihtiyatlı yaşayarak karşılamaya çalışıyor, tedbiri elden bırakmıyor. 2007 yılının ilk iki çeyreğinde, önceki çeyreklere göre yıllık bazda sırasıyla yüzde 2,8 ve yüzde 1,6 oranında büyüyen Japonya ekonomisi üçüncü çeyrekte yüzde 2 oranında büyüdükten sonra son çeyreği 1,8 ile biraz geride kapadı. Japonya ekonomisinde yavaşlamaya yol açan etkenlerin başında, küresel ekonomide, özellikle ABD ekonomisinde yaşanan durgunluğa ek olarak konut yatırımlarında (yüzde 11,3) ve sabit sermaye harcamalarında (yüzde 1,3) meydana gelen düşüşler var. Küresel ekonomide yaşanan sorunlara bağlı olarak kredi piyasalarında oluşan tedirginliğin Japon firmalarını daha ihtiyatlı hale getirdiği ve yatırımları bekletmeye yönelttiği gözlendi. Yatırım harcamalarında kaydedilen düşüşe karşın, net ihracatta yüzde 27,5 oranındaki artış büyümedeki düşüş hızını yavaşlattı. Söz konusu net ihracat artışı, özellikle Asya ülkeleri kaynaklı talep artışından ileri geldi. Japon tüketici fiyatları 2007 yılının ilk dokuz ayında yüzde 0,1 oranında azaldı. Yılın son çeyreğinde ise beklendiği gibi tüketici fiyatları artış oranı, enerji ve ulaşım fiyatlarındaki artışın etkisiyle tırmanışa geçti. . Sanayi üretiminin (yüzde 2,8) yılın ilk yarısına göre artış eğiliminde olması ve işsizlik oranının (yüzde 3,8) düşmesi tüketim harcamalarının canlanmaya devam edeceğini gösteriyor. Diğer taraftan, küresel gelişmelere bağlı olarak enerji fiyatları artışının süreceğine yönelik beklentiler, tüketici enflasyonunun artmaya devam edeceği beklentisini güçlendiriyor. Japonya Merkez Bankası (BoJ), konut piyasasındaki durgunluğa, enerji fiyatlarındaki yükselişe ve küresel belirsizliklere rağmen, küresel büyümenin devam etmesi sayesinde ılımlı büyüme gerçekleştiğini ve firmaların üretim kapasitelerini ayarlamakta herhangi bir baskı altında olmadığını, konut piyasasında yaşanan durgunluğun ise geçici olduğunu açıkladı; bu koşullar altında gecelik faiz oranını yüzde 0,5 oranında sabit tutmaya karar verdi. Çin’de Zorunlu Yavaşlama ABD ekonomisinin 2008 yılında durgunluğa girme ihtimali karşısında Çin ihracatında azalış ve buna bağlı olarak Çin ekonomisinin büyüme hızında az da olsa bir gerileme bekleniyor. Çin ekonomisinde aşırı ısınmanın devam etmesi ve kuraklığa bağlı olarak meydana gelen gıda fiyatlarındaki artma eğilimi, 2007 yılı Ekim ve Kasım aylarında yıllık enflasyon oranının sırasıyla yüzde 6,5 ve yüzde 6,9 olarak gerçekleşmesi ile sonuçlandı. Gerek yüksek enflasyon rakamları gerekse aynı dönemde konut fiyatlarının yüzde 6 ile son altı yılın en yüksek oranında artmış olması ekonominin ısınma sürecinin devam ettiğine işaret ediyor. Bu çerçevede, Çin Merkez Bankası (PBC), 2007 yılında izlenen temkinli duruşun 2008 yılından itibaren sıkı duruşa dönüşeceğini açıkladı ve 2007 yılı Aralık ayı sonunda yapılan para politikası toplantısında 1 yıl vadeli mevduat faiz oranını 27 baz puan artırarak yüzde 4,14’e yükseltti. Gerek faiz artışları gerekse, Çin ihracatında yüzde 20 dolayında payı olan ABD ekonomisinin 2008 yılında durgunluğa girme ihtimali, Çin ihracatında azalışa, Çin’in büyüme hızında düşüşe yol açacak. Buna göre, Çin ekonomisinin 2007 ve 2008 yıllarında sırasıyla yüzde 11,4 ve yüzde 10,7 oranında büyüyeceği tahmin edilse de bunun daha aşağı inmesi muhtemel. Sonuç olarak, 2008 yılına ilişkin küresel ekonominin görünümünü temel olarak Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimali ve olası durgunluğun etkilerinin giderilmesinde Avrupa ve Asya ülkelerinin rolü önemli olacak. 2007 yılı Kasım ayında finansal piyasalarda gerçekleşen son dalgalanmaya kadar, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimalinden olumsuz etkilenmeyeceği ve Asya ülkelerinin hızlı büyüme oranlarını koruyarak, küresel ekonomik büyümeyi sürdürmede telafi edici yönde hareket edeceği beklentisi yaygındı. Ancak, mevcut durumda, Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinin ABD’ye karşı net ihracatçı konumda olmaları nedeniyle, Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimalinin Asya ülkelerinin ihracatında azalışı da beraberinde getireceği, ABD dolarındaki düşüş eğiliminin söz konusu ülkelerin ihracat gelirlerindeki azalışı daha da hızlandıracağı tahmin ediliyor. Bu duruma ek olarak, Çin ekonomisinde aşırı ısınmaya ilişkin göstergeler neticesinde para politikasının sıkılaştırılacağı sinyali büyüme oranlarının daha keskin düşmesiyle sonuçlanabilecek.. Ayrıca, AB ülkelerindeki büyümeye ilişkin tahmin rakamlarının 2007 yılı Kasım ayından bu yana sürekli olarak aşağı yönde revize edilmesi AB’nin de Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimalinden olumsuz yönde etkileneceğine işaret ediyor. Emtia Fiyatları Amerikan ekonomisindeki olumsuz görünüme özellikle Asya ülkelerinin de eşlik etmesi ihtimali altında, önümüzdeki dönemde petrol fiyatları başta olmak üzere enerji ve emtia fiyatlarının izleyeceği seyir, Amerikan ekonomisindeki olası durgunluğun etkilerinin küresel ekonomiler üzerindeki etkilerini anlamak açısından önemli. İlk verilere göre, önümüzdeki dönemde gıda ve altın fiyatlarının yukarı, ham petrol ve metal fiyatlarının da aşağı seyretmesi bekleniyor. Gıda fiyatları: Son dönemlerde gıda fiyatlarında yaşanan hızlı artışlar, enerji fiyatları ile birlikte, küresel enflasyon oranlarındaki artışın en önemli alt kalemleri olarak gerçekleşti. Mısır ve buğdayın alternatif yakıt üretiminde kullanılmaya başlanması ve kuraklık, söz konusu hammadde fiyatlarının yükselmesinde yapısal olarak en önemli belirleyici unsurlar oldu. Buna ek olarak, Çin ve Rusya’nın yerel ekonomilerindeki gıda enflasyonunu bastırabilmek amacı ile tahıl ihracatına vergi koyması ve ABD’de mısırdan üretilen etanolde vergi indirimine gidilmesi geçtiğimiz dönemde mısır ve buğday fiyatlarındaki artışın diğer bir önemli nedeni oldu. Artan talebe ek olarak ortaya çıkan arz yönlü sıkıntılar spekülatif yatırımcıların ilgisini çekmekte ve fiyat hareketlerinin daha da sertleşmesine neden olmaktadır. Söz konusu gelişmeler ışığında, önümüzdeki dönemde de tarımsal hammadde fiyatlarının enflasyon oranlarını yukarı yönlü tehdit eden önemli bir alt bileşen olması bekleniyor. Altın: Gelişmiş ülke mali piyasalarında yaşanan dalgalanmanın devam etmesi, bu ülkelerde enflasyon oranlarında gözlenen artış ve büyüme performanslarına ilişkin belirsizlikler ile ABD dolarında son dönemlerde gözlenen hızlı değer kayıpları altın fiyatlarının 14 Ocak 2008’de 904,1 ABD doları/Troy ons ile tarihi zirve değerine ulaşmasıyla sonuçlandı. Altın fiyatlarının yakın dönemdeki seyrinin büyük ölçüde ABD dolarının diğer temel para birimleri karşısındaki hareketine, konut piyasaları kökenli finansal çalkantının şiddetine, enflasyon oranlarının önümüzdeki dönem seyrine ve küresel risk iştahını etkileyecek gelişmelere bağlı olması bekleniyor. Özellikle son dönemlerde sigorta şirketlerinin portföylerinde daha fazla yer tutan altın, söz konusu risklere karşı koruma (hedge) sağlıyor, bu durum da altın fiyatlarının yukarı yönlü seyrini artırıyor. Ham petrol: ABD ekonomisinde beklenen olası durgunluğun dünya ekonomisini ne ölçüde etkileyeceği, Nijerya’da yaşanan jeopolitik belirsizlikler, kış koşulları ve özellikle ABD petrol stoklarındaki beklenmeyen gelişmeler, ham petrol fiyatlarında yukarı veya aşağı yönlü ani hareketleri tetikleyecek en önemli unsurlar. Uluslararası ham petrol fiyatları 2 Ocak 2008 tarihi itibarıyla 97,8 ABD doları/varil seviyesinde işlem görerek tarihi zirve değerine ulaşmıştı. Şubat’ta 100 doların üstüne çıkıldı. ABD ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) stoklarında halihazırda devam eden hızlı gerilemeler, Nijerya’da yeniden başlayan jeopolitik belirsizlikler ve Çin rafinelerinde geçtiğimiz dönemde rekor seviyede üretimler sonucu Çin ham petrol stoklarındaki azalışlar ham petrol fiyatlarındaki artış eğilimini keskinleştiren faktörler. Metal fiyatları: Önümüzdeki dönemde, dünya ekonomisi büyüme oranlarında ABD konut piyasası kökenli olası yavaşlamalar ve ana metal stok rakamlarının olumlu seyrinin devamı ile ana metallerin fiyat artışlarında yavaşlamalar bekleniyor. *** Krizin para ve bazı maliye politikaları ile yakın zamanda geçiştirilebileceğine kimse inanmıyor. Vadeli işlemler piyasasının göstergeleri, ABD’de konut fiyatlarının en az yüzde 20 daha düşeceğini gösteriyor. Bu, milyonlarca ABD’li yoksulun, siyahilerin, Latinoların evlerinin haczi demek. Ama bununla elbette kimse ilgilenmiyor. Önemli olan bankalara ne olacağı. Yalnız ABD’li tüketicinin konut fiyatlarının düşüşü dolayısıyla kendini içinde bulduğu aşırı borçluluğun tüketim harcamalarını azaltması herkesi ilgilendiriyor, çünkü bu durum, ABD’de ekonomik durgunluğu körükleyecek. ABD ekonomisindeki keskin yavaşlama, ABD ithalatının daralması yoluyla öteki ülkelerin büyümesini de vuracak. Kredi darboğazı şirket iflaslarının yükselmesine yol açarak krizi daha da yaygınlaştıracak. Bütün piyasa, liberalizm söylemlerine karşın, kriz kapıya dayanınca, devlet ekonomiye müdahaleye hemen davet edildi; hem para hem maliye politikaları ile kriz yangınını söndürmeye çağrıldı. ABD’de Federal Reserve, AB’de Avrupa Merkez Bankası, Britanya’da Bank of England, Japonya’da Japonya Bankası altı aydır yüz milyarlarca doları piyasaya pompalayarak “likidite darboğazı”nı geçiştirmeye çalıştılar. Sosyal harcamalara ayrılması pekala mümkün bu kaynakları, şirketleri, bankaları kurtarmak için kullandılar. Federal Reserve faiz oranlarını adım adım indiriyor. Ama altı aydır paranın ucuzlatılması ve bollaştırılması için alınan bu önlemler, dünya ekonomisinin 2008’e daha da çalkantı içinde girmesine engel olmadı.
Başka bir diğer deyişle, 145 milyar ABD dolarına varabilecek bir vergi indirimi olabileceği sinyallerini verdi. Böylece, para politikalarını maliye politikaları izledi. Bush 18 Ocak Cuma günü 160 milyar dolarlık bir destek paketi açıkladı. Kamu harcamalarını arttırmak neo-liberalizm için tabu olduğundan, Bush vergi indirimi yoluna gitti. Ancak, borsaların buna reaksiyonu 21 Ocak Pazartesi günü düşüşe geçmek oldu. Bunun üzerine ertesi gün, yani 22 Ocak’ta Fed bankalara kredi faiz oranını 0,75 yüzde puanı düşürdü. Fed’in olağan toplantısına daha bir hafta varken, ABD merkez bankası bu bir haftayı bekleyemedi ve son çeyrek yüzyılın en büyük faiz indirimini gerçekleştirdi. Aradan sadece sekiz gün geçtikten sonra 30 Ocak’ta Fed olağan toplantısında faiz oranın bir kez daha, bu sefer 0,5 puan düşürdü. Yani sekiz gün içinde 1,25 puan. Bu sayede ABD faiz oranı altı ayda yüzde 5,5’ten yüzde 3’e düşmüş oldu. Dünya çapında enflasyonun da yükselme eğilimi gösterdiğine ilişkin verileri öne sürerek, kimileri, Fed’in faizleri böylesine hızlı düşürmesinin enflasyonu azdıracağı için yanlış olduğunu söylüyor. Avrupa Merkez Bankası enflasyonla mücadelenin daha büyük öncelik olduğu düşüncesiyle faiz oranlarını indirmeyi reddediyor. Japonlar için de bu söylenebilir. Böylece, dünyanın farklı egemenlerinin, krizi kontrol altına almak için hangi stratejinin doğru olduğu konusunda kendi içinde “ortak akıl” oluşturamadıkları görülüyor. Dünya ekonomik krizi eğer bir depresyona dönüşürse, yani kriz geçici değil uzun soluklu ve derin olursa, “küreselleşme” stratejisi ve neo-liberalizm büyük bir darbe yiyecektir. Dünya ekonomisinin bölünmesi yönünde bir dinamik harekete geçecek, buna önce ekonomik alanda, ardından politik konularda milliyetçilik eşlik edecektir.
Türkiye’ye Etkiler… Dünyanın “global bir köy” haline geldiğini işlerine geldiği zaman vurguyla söyleyenler, krizin bulaşıcılığı sözkonusu olduğunda, "Bize ulaşmaz, bizi etkilemez" türü yavan ve desteksiz reaksiyonlar verdiler. Bunların başında tabii ki Türkiye'nin Başbakanı ve bakanları geliyordu. Bir tür global karanlıkta korkmadığını belirtmek için ıslık çalma çocukluğuna benzeyen bu tavır, derece derece birçok ülkede var. ABD'deki hapşırmanın kendilerini nezle etmeyeceğini sanan AB, anında resesyonun etkisi altına girdi. İddia, yükselen Çin, Hindistan gibi pazarların, bu dönemin ayakta kalan ve direnen ülkeleri olacağıydı. Niye, neden? Dünya ekonomisinin dörtte birini oluşturan ABD resesyona girmişken, onunla iç içe olan AB'de resesyonun ayak sesleri hızla duyulurken, bu iki blokun "tedarikçisi" Çin ve Hindistan nasıl durgunluğun dışında kalacaktı? Ham petrol, doğalgaz başta olmak üzere hammadde üreten Rusya ve Ortadoğu ülkeleri nasıl sürecin dışında kalacaklardı ? Dibden gelen dalganın ergeç kendilerine geleceğinden bihaber görünmeyi tercih eden “çevre ülkeleri” nde "zengin piyasalardan çıkan para bize gelirse, işimize bile yarayabilir" rehaveti bir başka ironi. ABD'de ve Avrupa'da daralan iç talebin, çevre ekonomilerini ihracattan başlayan bir durgunlaşma sürecine yönelteceği gerçeği ile çoğu ülke yüzleşmek istemiyor. Büyük finansal piyasalardaki zararlarını kapatmaya çabalayan global bankaların çevre ekonomilerine açmış oldukları kredileri geri çağırmaları, tahsile geçmeleri pek muhtemel. Başkalarının paralarını kolay kolay riske edemeyecek fon yönetimlerinin, "yükselen piyasa ekonomileri"ndeki plasmanlarından çıkmaları da her an gündemde. Bu olasılıklardan her biri, çevre ekonomilerinin, durgunlaşma, finansal kriz, ekonomik kriz süreçlerinden en azından birine; en kötüsü de zincirleme olarak her üçüne birden sürüklenmesi anlamına gelebilir. Global karanlıkta ıslık çalarak, başlarını aylarca türban teranesine gömenlere beklenen çıkışı, biraz geç de olsa, TÜSİAD yaptı. TÜSİAD , 2008 Yılına Girerken Türkiye Ekonomisi başlıklı raporunda, “ Dünya ekonomisinde büyümenin belirleyicileri yavaşlamaya işaret etmektedir. Uzun dönemde dünya ekonomisinin içinde bulunduğu son hızlı büyüme döneminin de artık sonuna gelinmiştir” tesbiti yapılıyor ve şöyle devam ediyordu rapor; “ ABD ekonomisinde son verilerin işaret ettiği resesyon olasılığı bir yana, Avrupa ve Japonya’nın da aralarında olduğu bir çok gelişmiş ülkem ekonomisinin 2008 yılında yavaşlaması beklenmektedir. Dünya ekonomisindeki bu yavaşlamanın gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme ile kısmen dengelenmesi beklenmektedir. Dünya ekonomisindeki büyümenin yarısından fazlası gelişmekte olan ülkeler tarafından sağlanmaktadır. Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya ve diğer petrol ve doğal gaz üreticisi ülkelerdeki yüksek büyüme süreci devam etmektedir. Bu ülkeler, güçlü yüksek ekonomik performanslarını koruyabilmek konusunda Türkiye’ye oranla daha başarılıdır. Uluslararası finans piyasalarında, ABD kaynaklı yüksek riskli konut kredileriyle başlayan ve giderek derinleşme eğilimi gösteren sorunlar, 2008’in ilk yarısında da ağırlığını artırmaya devam edecektir. Bu gelişmeler sonucunda, uluslararası finansal piyasalarda fonların gelişmiş ülke pazarlarına dönmesi, uzun dönemdir süregelen likidite bolluğunun sonuna gelinmesi ihtimal dahilindedir. Bu koşulların gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’nin cari açığını finansman imkanları zorlaşacaktır. Dış tasarruflar üzerine gelecek bu kısıt, yüksek büyüme süreci açısından da önemli sonuçlar doğuracaktır. 2002-2006 döneminde gelişmekte olan ülkelere giren sermaye miktarı 1,8 trilyon dolar olmuştur. Küresel likiditenin artması, Türkiye’nin de aralarında yer aldığı gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyümelerine önemli bir destek sağlamıştır. Türkiye’nin yakaladığı yüksek büyüme-düşük enflasyon başarısında, söz konusu sermaye girişlerinin büyük bir katkısı olmuştur. Yurtiçi tasarrufların yetersizliği karşısında, uluslararası sermaye akımları, yüksek büyüme sürecinin finanse edilebilmesine imkan sağlamıştır. Küresel ekonomideki bu gelişmeler, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde büyümesini finanse etmekte zorluklarla karşılaşabileceğine işaret etmektedir”. TÜSİAD’ın bu saptamaları karşısında AKP iktidarı umursamaz davrandı, ekonominin yapı taşlarının sağlamlığından dem vurmakla yetindi. Açık olan, Türkiye’nin bu çalkantıdan doğrudan etkileneceğidir. Bu, ekonominin, dünya ekonomisi ile son yıllarda artan bütünleşmesi ile ilgili bir saptamadır. Şöyle ki;
- Dünya ekonomisi ile dış ticaret hacmini 265 milyar doların üstüne çıkardı. Bu, milli gelirin yüzde 53’ü dolayında bir dış ticaret hacmi demektir. İhracat, ithalata büyük ölçüde bağımlı. İhracata talep azalırsa büyüme de düşer. - Dış borç stoku 250 milyar dolara yaklaşıyor. Yüzde 63'ü de özel kesimin. - Doğrudan yabancı sermaye ve sıcak para girişleri yıllık 45 milyar doları bulmuş ve ekonomi bu dış kaynak girerse büyüyor, girmezse küçülüyor. - Borsada yabancılar yüzde 70'e yakın pay sahibiler.. - Türkiye, dış ticaretinin yarısından fazlasını AB'ye odaklamış durumda. AB7den talep düşerse, ekonomi küçülür.
Bu kadar dünya ekonomisiyle bütünleşmiş bir ekonominin, dünyadaki resesyondan etkilenmemesi mümkün değil ve olmayacaktır. Karanlıkta ıslık çalmakla da korkulardan kurtulmak mümkün değildir. Metropol ekonomilerindeki çalkantılar bir finansal krize dönüştüğü andan itibaren zararlarını hafifletmek çabasına girecek olan finans kuruluşları çevre ekonomilerindeki yatırımlarını çekmeye; kredilerin anaparalarını da tahsile yöneleceklerdir. Bu durumda on yıl öncesinin Asya krizini andıran bir konjonktür gündeme girecektir. Bu son olasılık gerçekleştiği takdirde Türkiye çevre ekonomileri içinde en kırılgan konumda yer alan iki-üç ülkeden biri olarak ve ciddi boyutlarda etkilenecektir. 2007 boyunca Türkiye'de dolar yüzde 17.5 oranında ucuzlamış; yıllık yüzde 16.5 oranında faiz sunan bir Hazine Bonosuna kaynak bağlayan yabancı "rantiye" yıl sonunda dolar üzerinden yüzde 41'lik bir getiri sağlamıştır. Kâğıt üzerindeki bu getirinin fiilen tahsil edilmesi için yabancının döviz kurları yükselmeden dolara dönebilmesi gerekir. Vadeli döviz piyasalarında kurlar garanti altına alınmışsa yabancının çıkışını önleyecek fren mekanizması işlemeyecektir. Kısa vadeli ve özel sektöre ait dış borçların hızla ödenme talepleri buna eklenirse, finansal kriz ortamı doğmuş olur. Dünyadaki resesyonla yaşanacak küçülme, haliyle ihracata talebi azaltır, sıcak para çıkışı ve gelmesi beklenen doğrudan yabancı sermayenin gelmemesi halinde Türkiye'de 2008 için umulan yüzde 5 büyüme hayal olur. Bu hem aile gelirlerinin azalmasına yol açar hem işsizliğe tüy diker . Kaderlerini IMF ve AB çapalarına bağlayanlar, bu çapaların taraması sonucu kendilerini bir anda global akıntının önüne kapılmış durumda bulabilirler. Böylesi dönemlerde gerçek kaybı çalışan, çalışamayan emekçi kesimler verir. AKP iktidarının olası ciddi bir çalkantıda B planı olmadığı anlaşılmıştır. Olası resesyon, çalkantı, kriz-her ne olacaksa- durumunda, böylesi konjonktürlerden en olumsuz etkilenen kesimlerle ne tür dayanışma mekanizmaları geliştirilmesi gerektiğini tartışmak; mevcut makro ekonomik politikalara alternatifler üretip sunabilmek gerekiyor. Dış Kaynağa Bağımlı Büyümenin Boyutları ve Zaafları Türkiye ekonomisi, 1998’de kısa adı IMF olan Uluslararası Para Fonu ile “Yakın İzleme Anlaşması” adı altında uzun soluklu bir “dezenflasyon programı”nı uygulamaya koydu ve IMF ile, başlarda gevşek, sonraları sıkılaşan bir ilişki içinde ilerleyen bu program 2008’de 10 yılını tamamlamış olacak. Bu 10 yıl, Türkiye ekonomi tarihinde özel bir alt dönem olarak yerini alacak. Önceki on yıllarda arzulanıp da yapılamayan birçok piyasacı, küreselleşmeci ve anti-sosyal icraatın bu 10 yıla sığdırılması, dönemi, iktisat tarihimizin en kayda değer dönemlerinden biri yapmıştır diyebiliriz. İçinde, yine tarihimizin en derin krizini (2001) barındıran bu alt dönemin kayda değer bir özelliği, önceki dönemlerle kıyas götürmez ölçüde dünya ekonomisi ile entegre oluşudur. Artan dış ticaretin yanı sıra artan sermaye hareketleri, küresel sermaye ile hızlı bir entegrasyon, büyük şirket ve bankaların el değiştirmesi, özelleştirmeler ve kamusal mal ve hizmetleri piyasalaştırıp ticarileştiren uygulamalar, devletin küçültülmesi, emeğin tarihinde olmadık ölçülerde sömürülmesi ve etkisizleştirilmesi, teslim alınması, kırların yoksullaştırılıp kente göçün hızlandırılması, bütün bunların da kurumsallaştırılıp modelleştirilmesi, yine bu dönemin ana karakteristik özellikleri. Büyümenin Boyutları ve Kimyası Dünya ekonomisi ile bütünleşme temelinde sürdürülen ve 2001 krizi sonrası kesintisiz sürdürülen büyümenin, oranlarından çok kimyası, niteliği mutlaka irdelenmeli ve içerdiği zaaflar görülmelidir. Çünkü, oranlarıyla övgü vesilesi yapılan bu büyümenin, çok da Türkiye’ye mahsus bir gelişme olmadığı, dünya ekonomisinin son yıllarda yaşadığı yüksek büyümeye imkan veren likidite bolluğu ile ilgili olduğu; bu “mucizevi büyüme”yi, Türkiye’den başka ülkelerin, hem de daha yüksek oranlarda yaşadığı OECD verilerinden görülebilmektedir. 2000-2005 döneminde OECD üyesi ülkelerin milli gelirleri ortalama yüzde 25,5 büyürken Türkiye ortalamanın altında kalmış ve milli geliri yüzde 21 dolayında artmıştır. OECD ülkeleri içinde 2000-2005 döneminde en yüksek büyümeyi İrlanda’nın, onu takiben de Slovakya’nın yaşadığı görülebilmektedir. Özellikle Doğu Avrupa ülkelerindeki büyüme dikkat çekicidir. Macaristan, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, AB’nin katkılarıyla, Türkiye’den daha hızlı büyümüşlerdir. Ayrıca, Yunanistan’ın, İspanya’nın, G.Kore’nin, Meksika’nın büyüme hızlarının da Türkiye’yi geride bıraktığı anlaşılmaktadır. Türkiye, AB-15’in ortalama büyümesini de yakalayamamıştır.
Türkiye ekonomisi, IMF ile 1998’de başlatılan yakın izleme anlaşması ile , yüzde 60’larda seyreden kronik enflasyonu tek haneye indirme odaklı bir “istikrar” programına giriş yapmış, 2000’de de sabit kur politikasını bu programın en önemli aracı haline getirmişti. Ancak, IMF desteğiyle uygulanan bu politikanın yol açtığı 2001 krizi Türkiye ekonomisinde tarihinin en büyük daralmasına yol açmıştı. Krizin ardından yine IMF eliyle uygulamaya sokulan ekonomi politikası, 6 yıl üst üste yüksek büyüme oranları ile sonuçlandı. Kriz yılı 2001’de 146 milyar dolara gerileyen milli gelir, izleyen yıllarda sürekli arttı ve 2006 yılında yaklaşık 400 milyar dolar olarak ölçüldü, 2007 beklentisi de 490 milyar dolar dolayındaydı. Kişi Başına Gelir Kaç Dolar? Öncelikle bu düşük tutulmuş dolar kuru ile yapılan ölçümler ve kişi başına gelirin dolarla ifadesindeki çarpıklıklar ortaya konulmalıdır. Merkez Bankası’nın kendi hesaplamasına göre 1995 yılında ortalama 100 olan Türk parasının reel değeri 2007 sonunda 190’a çıktı. Yani Türk parası yüzde 90 oranında değer kazandı. Türk parasının 2002 yılından sonra kazandığı reel değer ise yüzde 52’ye ulaştı.
Kaynak: TÜİK, DPT, (1) DİE yıl ortası nüfus tahminidir. (2) Merkez Bankası döviz alış kuru kullanılarak hesaplanmıştır. (3) DPT tahminidir. (4) Program Döviz kuru, artan enflasyona rağmen yıllardır düşük tutuluyor, böylece Türk parası değerleniyor. Bu yüzden hem milli gelir hem de buna bağlı olarak kişi başına gelir artmış görünüyor. Cari fiyatlarla, yani enflasyondan arındırılmamış milli gelir verileri 2006 yılında milli geliri 576 milyar YTL, kişi başına düşen geliri de 7 bin 898 YTL olarak gösterdi. Bu rakam, 2006’nın ortalama dolar kuru olan 1430 YTL üstünden dönüştürüldüğünde 2006’nın kişi başına geliri 5 bin 519 dolar olarak hesaplanıyordu. Başbakan Erdoğan da bu rakama referans yaparak 2010’da milli gelirin kişi başına 10 bin dolar olacağını iddia ediyordu.
Ancak, bu düşük tutulmuş dolar kuru ile yapılan hesaplamayı bir tarafa bırakıp sabit fiyatlarla, yani enflasyondan arındırılmış fiyatlarla bakıldığında 2006 için gerçek şöyle ortaya çıkıyordu: 1998 fiyatlarıyla 2006 milli geliri 70 milyar YTL dolayında gerçekleşmişti. Bu, aynı yıl kişi başına gelirin 1998 fiyatlarıyla 960 YTL, kişi başına milli gelirin 3691 dolar, toplam milli gelirin de 270 milyar dolar olması demek. 2007 için cari fiyatla kişi başına milli gelir beklentisi 6 bin 625 dolar iken sabit fiyatlarla, yani enflasyondan arındırılmış fiyatlarla 3790 dolar, yani cari olanın yüzde 57’si. Demek ki, iddia edilen kişi başına milli gelirin, gerçeği ile arasında yüzde 57 fark var. Düşük tutulan döviz kuru, Türkiye’nin milli gelirini ve kişi başına gelirini abartılı göstermekte ve gerçeği tahrif etmektedir. Sıcak Paraya Bağımlılığın Faturası Türkiye ekonomisi bir süredir büyümesini ancak sıcak para girişi ve yakın yıllarda yabancı sermaye girişi ile sürdürebiliyor. Bu dış kaynağın gelmesi için yüksek faizler veriliyor, özelleştirmelerin dibi kazınıyor, yerli sermayedarlar firma ve banka satmaya özendiriliyor, kıyı yörelerde hızla gayrimenkul satılıyor. Son yıllarda doğrudan yabancı sermaye girişinin önem kazanması ile göreceli ağırlığını kaybetse de sıcak para girişi, büyümenin ana rüzgarı olageldi.
Sıcak para bağımlılığı, döviz kurunun düşük, faizlerin ise yüksek tutulmasını zorunlu kıldı. Böylece sıcak paraya oldukça yüksek rantlar aktarıldı ve ard arda gerçekleştirilen büyüme, esas olarak yüksek bedellerle girişi sağlanmış sıcak para sayesinde gerçekleşti.
Sıcak paraya sağlanan getiriler, dünyanın herhangi bir yerinde sağlananın oldukça üstünde gerçekleşti. Örneğin, Türkiye’nin kısa vadeli sermaye giriş çıkışını serbest bıraktığı 1989 yılı başında Türkiye’ye getirilerek Hazine iç borçlanma kağıtlarında çevrilen 1000 dolar, 2007 yılı sonunda 25 bin 359 dolara kadar yükseldi. Hazine kağıdına yapılan yatırımın 2007 yılındaki getirisi hem YTL’nin aşırı değerlenmesi hem de faizlerin yüksek seyri sonucu dolar bazında yüzde 31’i buldu.
Kaynak; TCMB, Hazine verilerinden hesaplandı
Dış Kaynak Artsa da Büyüme Artmıyor Dış kaynak girişinde son yıllarda sıcak paranın ağırlığı azaldı, doğrudan yabancı sermaye girişleri önem kazandı. Türk bankalarının yabancılar tarafından satın alınması, sigorta şirketlerinin yine yabancılarca alınması, Telekom’un özelleştirmesi , başka Türk firmalarına yabancı ortak gelmesi ile dış kaynak girişi 2005’te 44 milyar dolara, 2006’da 46 milyar dolara yaklaştı, 2007’nin 9 ayında ise 37 milyar dolara yaklaştı.
Not: Sermaye girişi net bir rakam olup, orta, uzun ve kısa vadeli dış borçlanma, doğrudan yabancı sermaye, portföy yatırımı, mevduat ve benzeri girişleri gösteriyor. Kaynak: TCMB,Ödemeler Dengesi verileri Kaynak: TÜİK,TCMB verileri Ancak, ilginç olan bu kaynak girişinin artık büyümeye yeterli bir tempo kazandıramadığıdır. 2007'nin ilk 9 ayında gerçekleşen büyüme yüzde 4'te kalmıştır ve yılın tamamında en fazla yüzde 4,5 olması beklenmektedir. Korkut Boratav’ın Sol web sitesinde yazdıklarından hatırlayalım: "Neoliberal dönem 1997'ye kadar Türkiye ekonomisini yüzde 4,2 civarında bir büyüme patikasına oturtmuştur. 1997'yi izleyen ve ekonominin uluslararası finansın sıkı denetimine tabi olduğu dokuz yılın ortalama büyüme hızı ise sadece yüzde 3,2'dir. Bu büyüme temposunun yeniden yüzde 4,2'ye ulaşması için milli gelirin 2007 ve 2008'de yüzde 6'lık oranlarda artması gerekli ve yeterli olacaktır. Bunun güç olacağı anlaşılıyor." (www.sol.org.tr) Dolayısıyla, sıra dışı ve şanslı bir dünya konjonktürü ile iktidarı çakışan AKP'nin, izlediği çarpık yol haritası yüzünden, Türkiye ekonomisinin büyüme temposunu hızlandıramadığı, tersine bir patinaja hızla sürüklediği görülmektedir. 2001 krizi sonrası girilen patika, sermaye birikimi sağlayamamaktadır. Kaba Emek Sömürüsü de Yetmiyor Gayri Safi Sabit Sermaye birikiminin GSMH'ye oranı 1990'lardaki düzeyinin gerisine düşmüş, 2007'nin ilk 9 ayında da yüzde 23'ün altında kalmıştır. 2001 krizi sonrasında Türkiye’deki sermayedarlar, dışarıya karşı bütün rekabet güçlerini, işsiz ve örgütsüz düşmüş emeğin kaba sömürüsünden almış, teknolojik bir dönüşüm gerçekleştirilememiş ve bu kaba emek sömürüsü ile artık ileriye gidilemeyeceği görülmeye başlanmıştır. Bu durum, TÜSİAD tarafından da itiraf edilmektedir. TÜSİAD’ın 2006’e Girerken Türkiye Ekonomisi raporunda “Toplam Faktör Verimliliği” olarak tanımlanan emek üzerinden sömürüyü ölçen göstergenin gerileme eğilimi gösterdiğine işaret edilmektedir. Şöyle denilmektedir; “Son genişleme döneminde, makroekonomik istikrarın sağlanmasının yol açtığı Toplam Faktör Verimliliği’ndeki (TFV) artışın büyümeye önemli katkısı olduğu hesaplanmaktadır. 2005’de yüzde 75, 2006’da yüzde 57 olarak hesaplanan TFV artışının 2007 yılında yüzde 22’ye gerilediği tahmin edilmektedir. TFV artışının sürdürülmesinin zorluklarla karşılaşacağı düşünülmektedir. 2003 yılından beri ertelenmiş olan reformlar, verimlilik kaynaklı büyümenin sınırlarına gelinmesine yol açmıştır. İşgücü piyasasındaki katılıkların devam etmesi ve istihdam üzerindeki yükler, beşeri sermaye birikimine dayalı bir büyüme sürecini olanaklı kılmamaktadır.”(s.16) Öte yandan, Türk kökenli sermayedarların bankalarına ve Telekom gibi özelleştirmelere gelen büyük boyutlu yabancı sermaye girişlerinin, sermaye birikimini ve büyüme potansiyelini yeterince yukarı taşımadığı da anlaşılmaktadır. İç talepte teklemenin telafisi ihracatla karşılanamaz duruma gelinmiştir. Tüketici kredisi ve kredi kartı harcaması kışkırtmalarıyla özel tüketim artışlarına dayalı talep genişletilmiş, ancak burada da deniz kısa sürede tükenmenin eşiğine gelmiş ve ihracattaki teklemelerle birlikte kronik durgunlaşma belirtileri ortaya çıkmıştır.
Sanayide tekleme başlamıştır, tarım gerilemektedir, inşaat da tempo kaybetmiştir. Sanayi sektöründe 2002-2006 döneminde katma değer artışı yıllık ortalama yüzde 8.1 olmuş ve bu dönemde sektörün büyümeye yaptığı katkı yaklaşık 2.5 puan olarak gerçekleşmişti. 2007 yılının ilk çeyreğinde de, özellikle Ocak ayındaki yüksek üretim artışının etkisiyle, sanayi sektörü katma değeri yüzde 7.5 büyümüştü. Ancak, ilk çeyrek sonrasında sanayi sektörü üretiminin yavaşlamaya başladığı görüldü. İkinci çeyrekte yüzde 4 artan sanayi sektörü üretimi, üçüncü çeyrekte yüzde 3.7’ye geriledi, sektörün ilk üç çeyrek itibariyle büyümesi ise yüzde 5 olarak gerçekleşti. 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yurtiçi talebin zayıflamasına rağmen, sanayi sektöründe üretim artışlarında bir yavaşlama gözlenmemesinin en önemli nedeni, söz konusu dönemde ihracatın artmasıydı. Ancak, 2007 yılının ilk çeyreğini takiben ihracat miktar artışının yavaşlamaya başlamasıyla, sanayi sektöründe de üretim hız kesti. 2006’da sanayi kesimi yüzde 5.8 büyürken, milli gelir, inşaat kesiminin katkısıyla yüzde 6 büyümüştü. 2007’de sanayi kesimi büyümesi yılın tamamında yüzde 5.4'e düştü. Bu da 2007’de milli gelirde büyümenin, yüzde 5’in altında kalacağını gösteriyordu. Tarım, 2006’nın ilk 9 ayında yüzde 1.2 küçülürken, 2007’nin 9 ayında yüzde 5.6 küçüldü. 2006’nın ana motoru olmayı üstlenmiş olan inşaat da 2007’de yavaşladı. Sadece tarımın büyümeyi 0.5 puan düşürmesi, inşaattaki yavaşlamanın da aynı boyutta ve aynı yönde etki yapmasıyla, 2007 büyümesinde hedefe ulaşılamayacak, büyüme yüzde 5’in altında kalacak gibi görünüyor. En Zayıf Halka, Cari Açık ve AB’ye İhracat Bağımlılığı Dünya krizi karşısında Türkiye ekonomisinin olası hasarının büyüklüğünü belirleyecek en önemli unsur, en zayıf halka durumuna gelen cari açık. Hızla büyüyen dış ticaret açığının, diğer döviz kazandırıcı faaliyet gelirleri ile kapatılamayan kısmı cari açığı 2007 sonunda 38 milyar dolara ulaştırırken, açığın tahmini 2007 milli gelirine oranı da yüzde 8’e yaklaşıyor. 2006’da büyüme yüzde 6,5, cari açık/milli gelir oranı yüzde 8,4’tü. 2007’de büyüme oranı yüzde 4,5 dolayına düşmesine karşın cari açığın milli gelire oranının yüzde 8’de kalması dikkat çekici. Bu, daha düşük büyümeye karşın döviz ihtiyacı azalmamış anlamına gelmektedir. Cari açığın finansmanının kriz koşullarında nasıl mümkün olacağı ve maliyeti ise endişe verici bir durumdur. 2001 krizi sonrası büyüme döneminin en önemli özelliklerinden birisi büyümenin sıcak para eksenli dış kaynak girişi ile gerçekleşmesi ve yine GSMH artışının dış ticaretin büyümesi ile paralel seyretmesidir. 2000’de 9,5 milyar doları bulan dış kaynak girişi yüzde 7,4’lük büyümeye imkan sağlarken beraberinde aynı yıl büyük bir cari açığı da getirince sermaye girişi yerini sermaye kaçışına bıraktı ve 2001’de 14,5 milyar doları bulan sermaye çıkışı aynı yılın yüzde 7,5’luk küçülmesinde etkili bir faktör oldu. 2003’ten itibaren hızlanan sıcak para girişine 2005 sonrası özelleştirmeler ve yabancıya banka satışları ile artan doğrudan yabancı sermaye girişi eklendi , böylece dış kaynak girişi yıllık 43-45 milyar dolar düzeyine çıktı. Bu dış kaynağın getirisi ise faiz ve kar transferleri şeklinde dışa çıkıyor. Bunların da 2000-2006 ortalamasının yılda 8,5 milyar doları bulduğu görülüyor. Dış kaynak girişiyle büyüyen, dış kaynak çıkışı ile küçülen ekonominin dış ticaret hacmini de büyüttüğü görülmektedir. Öyle ki, milli gelirin 400 milyar dolara ulaştığı 2006’da dış ticaret hacmi, milli gelirin yüzde 56.3’üne çıkmıştı. 2007 için milli gelirin 460 milyar doları bulması halinde, 277 milyar dolara çıkan dış ticaret hacmi, milli gelirin yüzde 60’ını bulmuş olacak. Ancak büyüyen dış ticaretin de dış açığı, dolayısıyla cari açığı büyütmesi, sistemi, sürekli olarak sıcak para ve/veya doğrudan yabancı sermaye girişine bağımlı riskli, gerilimli ve kırılgan özellikli yapmıştır.
Kaynak: TÜİK,Hazine, ,DTM verilerinden hesaplandı Dünya ekonomisi ile entegrasyonu artıran dış ticaret hacminin sadece 2000-2007 döneminde yüzde 237 artarak yaklaşık 82 milyar dolardan 277 milyar dolara çıktığı görülmektedir. 2000 yılında milli gelirin yüzde 41’i kadar bir dış ticaret hacmi sözkonusu iken 2007’ye gelindiğinde bunun yüzde 60’ı bulduğu görülmektedir.
Türkiye, bu dönem içinde dış dünya ile daha çok ticaret yapan, bu anlamda dünya ekonomisine daha çok entegre olan, moda deyimle, mal ticareti üstünden daha çok küreselleşen bir ülke görünümü vermiştir. Nasıl Bir Dışa Açılma? Neoliberallerce olumlanan bu “dünya ekonomisi ile bütünleşme”nin alt başlıklarına bakmak, “bütünleşme”nin beraberinde neler getirdiğini, ne tür bir karaktere sahip olduğunu da ortaya koyacaktır. 2007’de 277 milyar dolara ya da milli gelirin yüzde 60’ına ulaşan dış ticaret hacminin ihracat ve ithalat ayakları ayrı ayrı analiz edilince, ithalat ayağının ihracattan daha hızlı arttığını, dolayısıyla artan bütünleşmenin beraberinde giderek derinleşen bir dış ticaret açığını ortaya çıkardığını sergilemektedir. 2000’den 2007’ye ihracatın yaklaşık 28 milyar dolardan 107 milyar dolara çıkarak yüzde 282 büyüdüğü anlaşılmaktadır. Bu ihracat artışına karşılık ithalat 2000’den 2007’ye 54,5 milyar dolardan yaklaşık 170 milyar dolara çıkmıştır. Dolayısıyla 2000-2007 döneminde dış ticaret açığı da 27 milyar dolardan 63 milyar dolara çıkarak yüzde 133 artış göstermiştir. Dış ticaret açığının milli gelire oranına bakıldığında ise 2000’de yüzde 13.3 ile zirve yapan açığın, izleyen yıllarda azaldığı ancak 2005 ve 2006’da hızla büyüyerek yüzde 13,5’a vardığı, büyüme hızının düştüğü 2007’de ise ancak yüzde 13 olduğu gözlenmiştir. Burada altı çizilmesi gereken bir olgu şudur: Türkiye, bu dönemde daha “ihracatçı” bir profil çizmekte, ancak öte yandan bu ihracatçı profilin ithalatla paralel geliştiği dikkat çekmektedir. 2007’ye gelindiğinde ihracatın ithalatı karşılama oranının hala yüzde 63’te seyrettiği görülmektedir. Türkiye’de, 1993-1999 döneminde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 60.2 olarak gerçekleşirken 2000-2007 döneminde bu oran yüzde 63,5’e çıkmıştır. Bu “ihracatçı” karakterin öne çıkması daha sonra ayrıntılarıyla irdelenecektir. İhracatçı özelliği sivrilmeye başlasa bile, Türkiye’nin büyük dış açıklar veren bir ülke olması gerçeği, sonuçta cari açığı büyük bir ülke algısını da ortadan kaldırmamıştır. 2007’de 63 milyar dolara ulaşan dış açığı, turizm, navlun geliri, işçi dövizi, yurtdışı müteahhitlik geliri vb. gelirlerle kapatmaya yetmeyince, 2002’de 1,5 milyar dolar olan cari açık, izleyen yıllarda hızla büyümüş ve 2007’de 38 milyar doları bulmuştur. Bu da milli gelirin yüzde 8’ ine ulaşan bir açıktır ve riskli bir oran olarak değerlendirilmektedir. Türkiye, milli gelirine göre en büyük cari açığı olan ülkeler arasında yer almaktadır. 2002’den itibaren yaşanan “yüksek büyüme”nin özelliği, “dış ticaret hacminin büyümesi ile paralel seyretmesi, ithalatı da ihracatı da hızlandırması, ama sonuçta büyüyen dış açıklara yol açması, dış açıkların da diğer döviz gelirleri ile kapatılamaması sonucu milli gelirin yüzde 8’ini aşan carı açıklara yol açması ve açığın , düşen büyümeye rağmen gerilememesidir. Bu paradigmaya eşlik eden en önemli politika aracı döviz kurudur. Bu dönem boyunca döviz kuru, aşırı değerli tutularak enflasyonu geriletmenin ana politika aracı olarak kullanılırken ithalatı kamçılayıcı, dolayısıyla yerli üretimi,yerli istihdamı olumsuz etkileyen özelliği gözardı edilmiştir. Özellikle aşırı değerli dolar kuru bazı durumlarda ihracat ve turizm gibi, döviz kazandırıcı faaliyetleri de yeterince cesaretlendirmemiştir. Kur, Merkez Bankası reel kur endeksine göre 2003’te yüzde 11 dolayında aşırı değerli iken bu oran 2007 ortalarında yüzde 28’e kadar çıkmıştır.
Kaynak: Merkez Bankası, verilerinden hesaplandı Giderek büyüyen ve yüksek oranlı faizler ödenerek girişi sağlanan sıcak para ile finanse edilen cari açığın sağlıksız kimyasında imalat sanayii kilit rolü oynamaktadır. Nitekim, imalat sanayiinin ve alt sektörlerinin mercek altına alınıp incelenmesi, yaşanan süreçle ilgili bazı önemli bulguları da ortaya koymaktadır.
Dış Ticaret Sanayi Ürünleri Türkiye’nin dış ticaretinde imalat sanayii ürünlerinin yerine bakıldığında, özellikle ihracatta yüzde 94’e varan başat bir önemi olduğu, Türkiye’nin ithalatında da sınai ürünlerin yine yüzde 80’e varan bir payı olduğu anlaşılmaktadır. 2000’li yıllardaki sanayi ürün ihracatı dikkat çekicidir. Böylelikle Türkiye’nin toplam ihracatında imalat sanayii ürünlerinin oranı 2000’de yüzde 92’ye, 2007’de ise yüzde 94’e yaklaşmıştır. İmalat sanayii ürünlerinin ithalatı ise 2000’de 44 milyar dolar iken. 2007’ye gelindiğinde ise 134 milyar dolara yaklaşmıştır. İmalat sanayii kendi başına alındığında 2000’de 19 milyar dolara yaklaşan dış açığının 2007’de 33 milyar doları geçtiği görülmektedir. Açıkta mutlak değer olarak bir artış olmakla beraber, imalat sanayii ihracatının ithalatı karşılama oranının giderek arttığı dikkat çekmektedir. 2000’de karşılama oranının yüzde 58 iken 2007’de yüzde 75’e çıktığı görülmektedir. İmalat sanayiinin hem daha “ihracatçı” bir karakter kazanması, hem de toplam ithalatta ham petrol ve doğalgaz ağırlıklı enerji ürünlerinin önem kazanmasının etkisiyle , dış açıktaki payı yüzde 52’ye düşmüş görünüyor. Artan dış ticaret, net bir işbölümünü de ortaya koymuştur. Türkiye yatırım malları ve ara malları ithal ederken, dayanıklı-dayanıksız tüketim malları ihracatçısı ülke olarak uzmanlaştırılmış durumdadır. 2000-2007 döneminde “net ithalatçı” yani, ithalatın ihracatın üstüne çıktığı sektörler, toplam 226 milyar dolarlık ihracata karşılık 637 milyar dolarlık ithalat yapmışlardır. Dolayısıyla net ithalat 412 milyar dolara ulaşmıştır. Bu sektörler içinde sanayi için kullanılan hammaddeler yüzde 27 ile ilk sırayı alırken, yatırım malları ve hampetrol, doğalgaz ağırlıklı yakıt ithali yüzde 20’şer pay aldılar. Aynı dönemde işlenmiş yakıt ithali de yüzde 9 pay sahibi oldu.
Kaynak,TÜİK verilerinden hesaplanmıştır 2000-2007 döneminde Türkiye’nin net ihracatçı olduğu sektörler ise dayanıklı ve dayanıksız tüketim malları sektörleri olarak belirginleşmiştir. Tekstil sektörünün ilk sırayı aldığı net ihracatçı sektörlerde beyaz eşya, ev elektroniği de Türkiye’nin net ihracatçı olduğu sektörler olarak belirmiştir. Sektörel olarak bakıldığında, Türkiye imalat sanayiinin en net ithalatçı sektörünün kimya-petro kimya sanayii olduğu anlaşılmaktadır. Net ithalatta ikinci sırayı yüzde 20’şer payları ile ile enerji (ham petrol,doğalgaz) ve makine ve teçhizat ; onu da ana metal sanayii izlemektedir. Net ithalatçı sektörlerin gelişim grafiğine bakıldığında , dünya piyasalarındaki fiyat artışlarına paralel olarak, enerjinin net ithalatçı özelliğinin 2005’ten itibaren tüm diğer sektörleri geçtiği dikkat çekmektedir. Hampetrol ve doğalgaz net ithalatına petrol ürünleri ve kömür eklendiğinde, sektörün net ithalattaki payı yüzde 28’i bulmaktadır.
Türkiye’nin net ihracatının sektörel dağılımı araştırıldığında konfeksiyon sanayiinin yüzde 51 payla en net ihracatçı olduğu, onu yüzde 27 ile konfeksiyon dışı tekstilin aldığı, dolayısıyla bu iki sektörün yüzde 77 ile net ihracatta başat yeri bulunduğu söylenebilir. Gıda-içki sanayii ürünleri de net ihracattaki yüzde 9’a yakın payı ile üçüncü sırayı; cam, çimento, seramik mermer gibi ürünleri içeren “Metalik olmayan diğer mineral ürünler” sektörü de yüzde 7,5 pay ile dördüncü sırayı almaktadır. Hatta, Türkiye binek otomobillerde de küçük de olsa net ihracatçı duruma geçmiştir. SANAYİNİN BAZI ÖZELLİKLERİ… Türkiye, görünürde sanayi ürün ihracatını artırıyor ama sanayi ürün ihracatı ile imalat sanayinin büyüme tempoları aynı değil; aralarındaki kayış iyice zayıflamış, ihracat, sanayiyi harekete geçirmiyor.
2000’de imalat sanayiindeki büyüme hızı ile sanayi ürün ihraç hızı yaklaşık aynı iken, 2001’de imalat sanayiinin yüzde 8’den fazla küçülürken sanayi ihracatının (stoktakilerin satışı ile) yüzde 13 arttığı görüldü. İzleyen yıllarda ise sanayi ürün ihracatı, imalat sanayii üretim temposunun hep üstünde seyretti. Bu anlamda sanayii ürün ihracatı ile üretim arasındaki kayışın koptuğu söylenebilir. İhracat, sanıldığı kadar üretime ivme katmıyor, dolayısıyla sanayi istihdamına da ivme kazandırmıyor.
İmalat sanayiinin, milli gelirdeki payı,1998’de yüzde 23,6 iken 2006’da ancak yüzde 25,3’e çıkabilmiş durumda. Yani , 2000’deki 200 milyar dolarlık milli gelirin 2006’da yaklaşık 400 milyar dolarlık bir büyümeye ulaşmasında imalat sanayiinin sürükleyici bir gücü olmadığı söylenebilir. Buna karşılık sanayi ürün ihracının milli gelire oranının 2000’de yüzde 13 olan payının izleyen yıllarda yüzde 20 bandına çıkmış olması, sanayide katma değer üretimi ile sınai ürün ihracatı arasındaki bağın kopuşunun bir başka göstergesi. Sınai ürün ihracı ile sınai üretim arasındaki kayışın kopukluğu gerçeği bir yana, ihracata dönük sınai üretimin kimyasında da ciddi bozulmalar sözkonusudur. Bu sanayi büyümesinin istihdama olumlu katkı yapmadığı gibi, işgücünü aşırı sömürmeden enerjisini aldığı ve ithal girdi kullanımını hızla artırdığı görülmektedir.
İmalat sanayiinde 2000 sonrası sanayi üretim hızla artarken, bu üretimi gerçekleştiren işçi sayısında aynı tempoda bir artış sözkonusu olmamıştır. Dolayısıyla, kişi başına üretim endeksinin 2000-2006 arasında yüzde 42 arttığı görülmektedir. Aynı dönemde kişi başına reel ücret endeksinin ise yüzde 22 gerilediği görülmektedir. Bu da, bir kısmı ihracata dönük olan sanayi üretimde, reel ücretlerin geriletilerek, istihdamın iş yükünü artırarak kişi başına üretimin yükseltildiğini, “verimlilik” artışının esas olarak işgücüne abanarak gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, sanayi ürün ihracatının rekabet gücünü artırmada esas kaldıracın işgücünün aşırı sömürüsü olduğu görülmektedir. Üretimdeki istihdamın yerini, çoğu Çin, Hindistan kökenli ithal girdiler almıştır. Bu ''ikame'' olgusu, imalat sanayinin tümünde emek verimliliğini arttırmış görünüyor. Ancak bu görünürdeki “verim artışı”, teknik ilerleme, teknolojik atılım yoluyla sağlanan dinamik, kalıcı bir verim artışı değildir. Türk ihracatçılara ucuz girdi sağlayan Asyalıların emeği, Türkiye'deki emekçilerin emeğinin yerini almıştır. Yani istihdamı baskı altında tutarak, belli konjonktürlerde işsizlik yaratarak sağlanan çarpık, fırsatçı bir verim artışı egemenlik kazanmıştır. İthalata Bağımlı İhracat Son tahlilde ithalatçı (net ithalatçı) olan bazı sektörlerdeki “ihracatçı” görünümün ise özünde “ithalata bağımlı ihracatçılık” olduğunu vurgulamak gerekiyor. Özellikle otomotiv, makina-teçhizat, demir-çelik, kimya sanayilerinin ihracata dönük üretimleri analiz edildiğinde, bu sektörlerin üretimlerinde ithal girdi kullanımının yüzde 70-80’leri bulduğu görülmektedir. İhracatın ithalata artan bağımlılığına katkı yapan bir politika öğesi olarak ''dahilde işleme rejimi'' adını taşıyan teşvik sistemi, ihracatın ana eksenini oluşturuyor. Bu sistem, yurtiçinde işleyerek belli bir süre içinde ihraç etmek şartıyla, sanayicilerin gümrüksüz ithalat yapmalarına imkân veriyor. Sistemin ana özelliklerinin satırbaşları şöyle: 2003-2006 döneminde yapılan toplam 251 milyar dolarlık imalat sanayii ihracatının yüzde 53’ünü oluşturan 132 milyar dolarlık ihracat, ''dahilde işleme rejimi'' ne girmektedir ve daha da önemlisi, bu amaçla yapılan gümrüksüz ithalatın, teşvikli ihracata oranı, zaman içinde artarak ortalamada üçte ikiyi , bazı sektörlerde yüzde 75’i geçmiştir. . 2004 yılında 59 milyar dolarlık sanayi ihracatının yüzde 58’i dahilde işlem rejimi çerçevesinde yapıldı. Bu yolla yapılan ihracat, 22 milyar dolarlık bir ithal girdi kullandı. 2005’te 36 milyar dolarlık ihracat taahhüdüne karşılık 24 milyar dolarlık, 2006’da da 35 milyar dolarlık ihracat öngörüsüne karşılık 24 milyar dolarlık ithalat öngörüsü yapıldı. Her 100 dolarlık sanayi ürünü ihracatı için yapılması gereken ithalat tutarı, 1996 yılında 56 dolar iken 2006 yılında 68 dolara yaklaştı.
Kaynak:DTM 100 birimlik mal ihracatı için yapılması gereken ithalat tutarı 1996-2006 dönemi ortalaması olarak yüzde 62,5’a ulaşmıştır. Ancak son yıllarda ithalatın oranı hızla artmakta ve yüzde 68’e ulaşmaktadır. Öte yandan bu oran, sektörlere göre de önemli değişiklik göstermektedir. 2006 sonuçlarına göre, bu oran elektronikte yüzde 79 ile zirveye ulaşırken, demir-çelikte yüzde 75, demir dışı metallerde yüzde 77, elektrikli makinelerde yüzde 70, otomotivde yüzde 69, madeni eşyada yüzde 70 olarak gerçekleşti. Türkiye’nin uluslar arası rekabette göreli avantajlı sayıldığı dokuma ve giyimde bile bu oranın yüzde 56’yı bulduğu, yerli ipliğin, dokumanın yerine ithalatın artan ölçüde tercih edildiği gözleniyor.
AB Yararlanıyor Türkiye’nin dünya ekonomisine sanayi eksenli entegrasyonundan en çok yararlanan, Türkiye ile dış ticaret hacmi en yüksek olan Avrupa Birliği. AB ile dış ticarette Türkiye’nin artan ölçüde ihracatçı, ya da daha doğru ifadeyle tedarikçi ülke olmada hızla yol aldığı görülüyor. Toplam ihracatta AB(27)’nin payı 2006’da yüzde 56’ya çıkarken, ithalattaki payı yüzde 40’a düştü. Bu paylar , Gümrük Birliği (GB)’nin başladığı 1996’da yüzde 50’ye yüzde 53 dolayındaydı.
Türkiye’nin dış ticareti 2000 sonrası hızla büyürken AB’ye yapılan ihracatın ithalattan daha hızla arttığı ve ihracatın ithalatı karşılama oranının 2007’de yüzde 88,2’ye çıktığı görülüyor. 2000’de AB’ye 14,5 milyar dolar ihracat yapan Türkiye, AB’den 26,6 milyon ithalat gerçekleştiriyor ve 12 milyar dolar dış açık veriyordu. 2007’ye gelindiğinde ihracat 60,5 milyar dolara , ithalat 68,5 milyar dolara yaklaşmakla birlikte, toplam dış ticaretteki AB payı yüzde 50’den yüzde 46’ya düştü ve açık 8 milyar $ dolayına indi.
Türkiye’nin AB’ye artan ölçüde tüketim malları ihracatçısı olduğu dikkat çekiyor. 1994-2006 döneminde tüketim malları ihracatının yüzde 59’u, ara malları ihracatının yüzde 33’ü bulduğu görülüyor. AB’den ithalatta ara malı ön plana çıkıyor ve trend yükselme biçiminde. Ara malı ithalatı toplamda yüzde 59 paya sahip. Yatırım malı ithalatının payı ise yüzde 26.
Gümrük Birliği’nin Yıkıcı Etkileri 1996’dan bu yana Gümrük Birliği (GB), özellikle son yıllarda Türkiye'nin aleyhine işliyor. 2005 sonunda AB ile Gümrük Birliği onuncu yılını doldurdu . 1995'te Çiller'in koalisyon hükümeti Gümrük Birliği'ni uygulamayı kararlaştırmıştı. Çiller'in erken seçime girmesinde bu kararın etkisi büyüktü ve 1 Ocak 1996'da Gümrük Birliği fiilen devreye girdi. 2008’e kadar aradan geçen 11 yılda Türkiye'nin, AB ile ilişkilerinde ihracatını daha çok artıran taraf olduğu, buna karşılık AB dışı ülkelerle ticarette Türkiye'nin daha ithalatçı bir ülke olduğu izlenimi ediniliyor. Bu durumu "Türkiye Gümrük Birliği'nin kazanan tarafı olmuştur" diye yorumlayanlar da var. Görüntüye aldanmamak gerekir. AB ile dış ticarette daha ihracatçı bir ülke durumuna geçmek, AB'ye ihracatımızı daha çok artırmış olmamız sevinilecek bir sonuç değil. AB dışı ülkelerle dış ticarette neden daha ithalatçı durumuna düştüğümüz sorusunun yanıtı da AB'nin "tedarikçisi" (ihracatçısı) olmamızla ilgili. Türkiye, özellikle son yıllarda AB dışı ülkelerle, Çin , Hindistan ve diğer Asya ülkeleri ile olan dış ticaretinde, onların yıkıcı rekabetine karşı bir şey yapamıyor. Çünkü GB'ye göre, AB, bu ülkelere ne tarife uyguluyorsa Türkiye de ona uyuyor. AB, Asya girişli ithalata dayanıklı ve toleranslı. Oysa Türkiye, aynı ücret malı ürünleri üreten bu ucuz emek ülkelerine karşı rekabet edemiyor ama önlemini de alamıyor, çünkü GB elini kolunu bağlıyor. Türkiye gardını alamadığı gibi, bu ülkeler, AB üyesi olmayan Türkiye'ye karşı çok daha yüksek koruma oranları da uygulayabiliyorlar. Bu olumsuz manzaranın üstüne bir şey daha biniyor. O da ucuz kur politikası. Aşırı değerli kur, birçok ürünü içeride üretmek yerine dış ülkelerden ithalini cazip kılıyor. Türkiye, sözde sanayi ürün ihracatçısı ama sanayi ürün ihracatı ile imalat sanayinin büyüme tempoları aynı değil. Aralarındaki kayış iyice zayıflamış, ihracat, sanayiyi harekete geçirmiyor. Sanayici birçok girdiyi ithal edip içeride ucuz emekle son ürün haline getirip çoğunu da AB'ye satıyor. Türkiye, AB'ye karşı ihracatçı görünüyor ama Asya'nın ithalatçısı aslında. Bunu yaparken kendi ara malı sanayicisini, iplikçisini, kumaşçısını, onların yanında çalışan işçileri işsiz bırakıyor. Böylece GB, Türkiye'yi daha ihracatçılaşmış gösteriyor ama o ihracatın üstü kazınıp bakıldığında "ithalata bağımlı bir ihracatçı" gerçeği ortaya çıkıyor. Hem öyle bağımlılık ki, ortalama ihraç edilen her yüz birimlik ihraç üründe yüzde 68 ithal girdi kullanıyor. AB'nin böyle bir "ihracatçı" Türkiye'ye hiç mi hiç itirazı olmaz. Hatta daha "ihracatçı" olması işine bile gelir ve onu yapmaya çalışıyorlar. Bu ülkenin ayakta kalmış ve kalmaya niyetli sanayicilerinin sanayiye yıkıcı etki yapan ülkelere AB'nin dayattığı gümrük tarifelerini uygulamak zorunda bırakan GB'yi masaya yatırmaları, özellikle 2008 dünya krizi koşullarında daha büyük sorun haline gelecek cari açık sorununu aşmak açısından kaçınılmaz. Düşük Kur Tuzağı ile Uzlaşma Üzerine cesaretle yürünmesi gereken ikinci konu ise, ucuz kur sorunu. Düşük kuru, enflasyonla mücadelenin temel aracı olarak Türkiye’ye dayatan IMF’ye karşı fazla direnilmedi. Düşük kur, ithalatı kamçılayıp mal arzını artırarak fiyatları terbiye etse de cari açığın 38 milyar dolara ulaşmasında en önemli etken oldu. Düşük kur, büyümenin rüzgarı olan sıcak parayı çekmek için kullanılırken, yerli üretime ve istihdama büyük darbeler vurdu. Düşük kur karşısında birçok girişimci piyasaya havlu atarken, ayakta kalmış görünenler de şöyle bir uyum yolu bulmuş görünüyorlar; ithalatı, borçlanmayı dolar kuru ile yapıp ihracatı Avro üstünden gerçekleştirmek.
TL’nin yabancı paralar
karşısında aşırı değerlendiği genelde doğru olmakla beraber,
ayrıntıda durum farklılaşıyor; dolara karşı aşırı değerlenme ile
Avro’ya karşı aşırı değerlenme aynı değil, dolayısıyla, her ne kadar
ağlasalar, yakınsalar da çoğu işadamı, ihracat ve ithalatta, dış
borçlanmada farklı kurları kullanarak bir uyum mekanizması kurmaya
çalışıyor.
Başka bir bulgu da şu: Avro-dolar
paritesi 2006’da 1.26 iken 2007’de 1,36’ya çıkmıştır. Bu durum,
ihracatın yapılacağı , turizmin pazarlanacağı ülkeleri ve döviz
türünü, ithalatın yapılacağı ülkeleri ve borçlanmanın döviz türünü
de belirlemektedir.
Türkiye, her yıl biraz daha Avro
alanına ihracatını artırmaktadır. Bunda Avro’nun dolar karşısında
değerlenmesi etkili olduğu gibi, AB’nin Türkiye’yi, gıda,
konfeksiyonun yanı sıra otomobilden beyaz eşyaya, ev elektroniğinden
demir-çeliğe kadar sanayi dallarında uzmanlaştırması etkili
olmaktadır.
Konu dışarıdan borçlanma olunca,
burada da döviz türü olarak doların tercih edildiği
gözlemlenmektedir. Hazine verilerine göre, Türkiye’nin dış borç
stoku 2007’nin 9 ayında 237 milyar doları aştı. Bu geçen yılın
tamamına göre yüzde 15’in üstünde bir artış. Bu hızlı dış
borçlanmada özel reel sektörün dış borçlanması ağırlık taşıyor. Dış
borç stokunda özelin payı yüzde 62’yi geçmiş durumda.
Kaynak: Hazine Mst. 2007’de sayı olarak 23 milyon kişiyi, gelir olarak 13,7 milyar doları bulan turizmde gelirlerin ağırlıklı döviz türü Avro’dur. Türkiye’ye gelen turist profilinde AB vatandaşları, özellikle Almanlar, İngilizler ikinci olarak da Bağımsız Devletler Topluluğu (Başta Rusya) vatandaşları ezici ağırlığa sahip ve yapılan kontratlar ağırlıkla Avro üstünden. Dolayısıyla turizm sektörünün gelirlerinin yüzde 80’inin Avro üstünden gerçekleştiğini söylemek mümkün. Bu da turizmcilerin, dolara göre daha avantajlı Avro üstünden konuk kabul ederek TL’nin aşırı değerlenmesi şikayetinden bir nebze uzak kaldıklarını söylemek mümkün. İthalat ve borçlanmada dolar kurunu, ihracat ve borçlanmada Avro’yu kullanma genel eğilimi, global kriz koşullarında şemsiyenin ters dönmesiyle ciddi bir yıkım yaratma riskini barındırıyor. Büyüme hızı düşen AB’nin ihracat (ve turizm) talebinin azalması halinde Avro girişleri azalacak, toplam ihracatta yüzde 56’yı bulan AB ihracatının düşmesi, içeride sanayi büyümesini de düşürecektir. Dolar kurunda yaşanacak yukarı doğru bir hareket ise hem sanayinin girdi ithalatını hem de hampetrol, doğalgaz ithalatını pahalılaştırarak enflasyonist etkiler yaratacaktır. İthalatın iç pazardan ikamesinin mümkün olmadığı maddelerde daha ciddi zararlar sözkonusu olabilecektir. Daha da endişe verici olan dış borçlanma stokudur. Toplamı 250 milyar dolara yaklaşan dış borçlanmanın ağırlıkla dolar ile yapılmış olması, doların düşük seyrine bağlanan umutla ilgilidir. Ancak dolar kurunda yukarı hareket , bu borçlanmayı yapmış firmaların- ki bunların önemli bir kısmı sayıları 100 dolayındaki büyük sanayi ve hizmet firmasıdır- kur yüklerini artıracak, bunun ağırlığı aracı bankacılık kuruluşlarını da etkisi altına alabilecek; borçların ödenememesi halinde; IMF’nin alacaklılarca devreye sokulması ile, özel borçlar 2001’de olduğu gibi kamu borcuna dönüştürülüp topluma ağır bir yük getirilebilecektir. Düşük kuru, enflasyonla mücadelenin biricik aracı olarak gören IMF ve takipçisi Merkez Bankası'nı sorgulamadan, bu kur politikasının Türkiye'nin üretim gücünü nasıl erittiğini, bütün gelişme potansiyellerini nasıl körelttiğini, nasıl ciddi riskler yüklediğini görmeden sorunlarla baş etmek mümkün değil. 2008 krizi izlenmekte olan düşük kur politikasının da mutlaka sorgulanacağı bir kırılma noktası olacaktır.
Yabancıların Yatırım ve Kredi ile Artan Hakimiyeti
Türkiye’nin 2000’li yıllarda hızlanan dışa açık büyüme süreci, büyük ölçüde dış kaynak girişi ile gerçekleşirken, yabancı kaynak sahiplerine bağımlılık arttı. Yabancıların Türkiye içindeki kontrol güçleri de pekişti. Yabancı hakimiyetinde özel sektörün hızlı borçlanmasıyla ağırlaşan dış borç yükü en önemli etmen. Doğrudan yabancı sermaye girişiyle çeşitli sektörlerde kurulan hakimiyeti, sermaye piyasasında sıcak paranın hisse senedine ve devlet kağıtlarına yaptığı yatırımlarla borsada hakimiyeti izliyor. Böylece üç kanaldan kurulan yabancı hakimiyetinin Türkiye üstünde yarattığı “dış yükümlülük” tutarı 2002 yılında 148 milyar dolar iken 2007’nin 9 ayı itibariyle 447,5 milyar dolara ulaştı. Böylece, 2004’te Türkiye milli gelirinin yüzde 71,5’i tutarında görünen yabancılara ait yatırım ve kredilerin tutarı 2007’ye gelindiğinde yüzde 98’e kadar çıkmış görünüyor.
2007’nin Eylül ayı itibariyle 447 milyar dolar olarak belirlenen yabancılara karşı yükümlülüklerde en önemli kalemi dış borçlar oluşturuyor. 2007 sonunda 250 milyar dolara ulaştığı tahmin edilen dış borçların en belirgin özelliği borçların üçte ikisinin özel sektör borcu olması.
Yabancı sermayeli şirketlerin kontrol ettikleri banka ve diğer şirketlerin varlık değeri Merkez Bankası’nca 137 milyar dolar olarak belirlenirken, hisse senedi ve devlet kağıtlarındaki yatırımları 92 milyar dolarlık değere ulaşan bireysel ya da kurumsal yabancı rantiyelerin de ekonomideki egemenlikleri borsanın yüzde 70’ine hakimiyet biçiminde somutlaşıyor. · Banka ve şirketleri satın alarak ya da ortak olarak kurulan yabancı hakimiyetinin, · Borsada hisse senedi ve devlet kağıdına yatırım yapılarak kurulan yabancı hakimiyetinin ve · Özellikle, özel sektörü borçlandırarak kurulan yabancı finans hakimiyetinin bu üç kolundan en hızlı gelişeninin dış borçlanma olduğu dikkati çekerken, banka ve şirket satın almalar ve/veya yeni yatırımlarla gelenin ikinci önemli akım olduğu, sıcak para girişi ile kontrolün de üçüncü eğilim olduğu dikkati çekiyor.
Kaynak:TCMB
Dış Kredi ile Hakimiyet
Türkiye ekonomisinde yabancıların hakimiyetinde ağırlık hep dış borçlanmada. 2001’de 110 milyar dolar dolayında olan dış borçlarda ağırlıklı borçlanan da kamu kesimi idi. 2002 sonunda kamu, toplam dış borç stokunda yüzde 50 pay sahibiydi ve Merkez Bankası ile birlikte dış borçların yüzde 67’si “resmi” nitelikteydi, özel sektörün dış borç yükü ise yüzde 33 idi. Ancak, düşük kur politikasının, enflasyonla mücadelenin temel aracı olarak benimsenmesi ve dış kaynak girişinin teşviki için kullanılmasında temel unsur olarak kullanılması, özel sektörü de bu politikaya güvenerek dış borçlanmaya teşvik etti, iştahlandırdı. Kurda yukarı doğru bir ani sıçrama olmayacağına güvenen ve dış piyasalardaki faizlerin içeriye göre düşüklüğünü fırsat sayan bankacılık dışı özel kesim, çoğu büyük sanayi firması, dışarıdan hızla borçlandı. 2007 sonunda 250 milyar doları bulması beklenen dış borç stokunda banka ve özel firmaların payının yüzde 70’e yaklaşması bekleniyor. Dış borçlanmada kamunun yükünün azaldığı gözlemleniyor. Bunda, kamunun, ekonomiden hızla uzaklaştırılması, yatırımcı özelliğini kaybetmesi sonucu dış kaynağa ihtiyacının azalması kadar, bütçeden artırılan “faiz dışı fazla”larla başta IMF’ye olan dış borçların azaltılması etkili oldu. 2007 boyunca dış borç stoku, özel kesimin borçlanması ile artmaya devam ederken, kamu kesimi borç stoku 3 milyar dolar kadar yükseldi. Kamu kesimi borç stokunun tamamına yakını uzun vadeli borçlardan oluşuyor. Kamu, uluslararası tahvil ihraçları ile borçlanmayı tercih ederken, uluslararası para ve finansal kuruluşlara olan borcunu azaltıyor. 2003 yılında kamu dış borç stokunun yüzde 25’i (24 milyar dolar) IMF kredilerinden oluşurken, bu oran 2007 üçüncü çeyreği itibariyle yüzde 8.7’ye (7.8 milyar dolar) geriledi. Kamu kesimi dış borç stokunun GSYİH’ye oranı 2002 yılında yüzde 47.5 iken, bu oran yıllar itibariyle geriledi ve 2007’nin üçüncü döneminde yüzde 19.5 olarak gerçekleşti. Özel sektör dış borç stokunun GSYİH’ye oranı ise yıllar itibariyle yükselmektedir. 2007’nin üçüncü dönemi itibariyle özel sektör dış borç stokunun GSYİH’ye oranı yüzde 32.1’dir. Söz konusu yükselmeye ek olarak, özel sektörün borçlarının dörtte birinin kısa vadeli olması önemli bir risktir. Uzun vadeli borçlar için de pek rahat olunmamalıdır. 2008 dünya krizinin etkisiyle, alacaklıların kredilerini geri çağırmaları, kurun yukarı doğru seyri ihtimalleri, hem kısa vadelilerde hem de uzun vadelilerde, dış borcun finansmanını bir kabusa dönüştürme potansiyeline sahiptir.
(*) TCMB’nin “yükümlülüklerindeki dış borç stoku Hazine’ninkinden eksik görünmektedir. Örneğin 2007 yılında fark 15 milyar dolardır. Bunun nedeni , Hazine’nin yurtdışında ihraç ettiği ama Türkiye’de yerleşiklerin portföyüne giren değerleri, TCMB yükümlülük saymadığı içindir. Yabancı Yatırımla Hakimiyet Türkiye’deki yabancı varlığının ikinci önemli kalemini yabancı yatırımlar oluşturmaktadır. Özellikle 2004 sonrasında doğrudan yabancı sermaye girişinde önemli artışlar yaşandı. Sayıları 2007 sonunda 18 bin 308 olarak belirlenen yabancı sermayeli firmaların özellikle 2000 sonrası kuruldukları dikkati çekmektedir. 2000 öncesine kadar kurulu yabancı sermayeli şirket sayısı 4 bin dolayında iken bunlara 2000-2007 döneminde 14 bini aşkın şirket eklenmiştir.
Kaynak:Hazine M. Sayıca çarpıcı bir artış gösterse de büyük ölçekli yabancı sermaye girişi gösterenlerin büyük global firmalar olduğu belirtilmelidir. Öncelikle mali sektöre ve Telekom satışına gelen global yabancı sermaye, hisse senedi ve devlet kağıtlarına gelen “sıcak para” adı da verilen portföy yatırımlarını son yıllarda geride bıraktı.
Kaynak:TCMB Dünyadaki likidite bolluğunun etkisiyle Türkiye ekonomisinin dışarı verdiği istikrar imajı, AB ile müzakere sürecinin başlaması, Türkiye bankacılık sektörünün pek çok finansal ürüne açık bir pazara sahip olması ve büyüme potansiyeli, yabancı bankaların Türkiye’deki bankaları satın alma, ortak olma iştahlarını artırdı. Ortaklık yapısı içinde yabancı payı yüzde 50’den fazla olan bankaların toplam sektör aktifleri içindeki payı 2005 yılında yüzde 5,1 iken, söz konusu oran 2007 yılının ilk yarısında yüzde 12,1’e yükseldi. Sektördeki toplam yabancı payı ise, İMKB dahil olduğunda, yüzde 40’a ulaştı.
Kaynak:Hazine M. Bankacılığa gelen yabancı sermayeyi sigorta sektörüne girişler izledi. 2002-2007 döneminde gerçekleşen 48 milyar dolarlık yabancı sermayede mali sektör yüzde 48 pay alırken Telekom’un özelleştirilmesi ile giren yabancı sermaye yüzde 24 ile ikinci sırayı aldı. Çeşitli sanayi kuruluşlarına satın almalar ya da yeni yatırım yoluyla gelen yabancı sermayenin payı ise yüzde 16 olarak gerçekleşti. Yabancı sermayeli şirketlerden doğan “yükümlülük” sadece yabancı sermaye giriş miktarlarından ibaret sayılmıyor. Merkez Bankası, yeni girişlere döviz kurundaki değişim ile piyasa değerlerindeki artışları da ekleyerek gerçek yükümlülüğü hesaplıyor( Bunun için TCMB, Uluslar arası Yatırım Pozisyonu raporlarına bakılabilir). TCMB’ye göre, 2002 yılında 19 milyar dolar dolayında olan yabancı sermayeli şirketlerin varlık değeri, yeni girişler ve döviz kurundaki değişim ile piyasa değerlerindeki artışlarla birlikte hızla arttı, 2007 Eylülünde 137 milyar dolara ulaştı. Yabancı Sermayeli Şirketler Anketi verilerine dayanılarak Merkez Bankası’nca yapılan hesaplamaya göre, 2006 sonu itibariyle 88,3 milyar dolar olan yurtiçinde doğrudan yatırımlar, 2007 Eylül sonu itibariyle 137,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu süredeki artısın yaklaşık 14,5 milyar dolarlık kısmını yeni yatırımlar oluştururken 34,2 milyar ABD dolarlık kısmı ise döviz kurları ile şirketlerin piyasa değerlerindeki değişimlerinden meydana geldi. Yabancı sermaye girişi ile kurulan hakimiyetin coğrafi dağılımına bakıldığında AB, ağırlığı oluşturuyor; AB içinde de Hollanda’nın payı dikkat çekici.
Kaynak:Hazine M. 2002- 2007 döneminde gerçekleşen girişlerde AB, toplamda dörtte üçlük bir pay alırken Hollanda’nın en büyük yatırımcı ülke olarak yüzde 25 pay sahibi olduğu görülmektedir. Hollanda’nın en büyük yatırımcı ülke olarak ortaya çıkmasında “uluslararası doğrudan yatırımlar” terminolojisinde “Özel Amaçlı Şirketler-Special Purpose Entities” olarak adlandırılan şirketlere sahip olması rol oynuyor. Bu tür şirketler sadece yabancı sermayenin ülkeye gelişine ve baska bir ülkeye gidişine aracılık ediyor ve bunların Hollanda’da kurulması için Hollanda çeşitli teşvikler sunmuş bulunuyor. Dolayısıyla trafik Hollanda merkezli işlediği içinr Hollanda’nın payı da büyük görünüyor. Hollanda bu niteliği nedeniyle genel olarak nihai yatırımcı bir ülke degil, uluslararası doğrudan yatırımlara aracılık yapan bir ülke konumunda. Benzer şekilde, AB ülkelerinden Lüksemburg’da da sermayenin bir ülkeden diğerine aktarılmasına aracılık eden şirketler bulunuyor. Borsadaki Yabancı Hakimiyeti Yabancı hakimiyetinin artmasının kanallarından biri de hisse senedi ve devlet kağıtlarına yapılan yatırımlar. İMKB’nda alım satımı yapılan hisse senetleri ve Hazine Müsteşarlığı tarafından yurtiçinde ihraç edilen DİBS ile yurtdışında ihraç edilen tahvillerin yurtdışında yerleşik kişilerin mülkiyetinde bulunan kısımlarından oluşan yabancılar elindeki stok, 2006 yıl sonunda 63,5 milyar ABD doları iken 2007 Eylül ayı sonu itibariyle 92,2 milyar ABD dolarına yükseldi. Borsadaki yabancıların portföylerinde bulundurdukları hisse senetleri 2006 yıl sonunda 33,8 milyar ABD doları iken, 2007 yılı Eylül itibariyle 59 milyar ABD dolarına ulaştı. Bu dönemde net olarak 4,4 milyar ABD doları tutarında hisse senedi alımı yapıldı, ayrıca fiyat ve kur değişimlerinden dolayı stokta 20,8 milyar ABD doları artış oldu. Buna göre stoktaki artışta fiyat ve kur değişimlerinin payı, net alımlara göre daha fazla gerçekleşti. Borsadaki yabancı egemenlerce, Eylül 2007’de 59 milyar ABD doları olarak gerçeklesen hisse senedi yatırımlarının 32,8 milyar ABD dolarlık kısmı mali sektöre, 10,6 milyar ABD dolarlık kısmı hizmetler sektörüne ve 15,3 milyar ABD dolarlık kısmı da sınai sektörüne yapılmış durumda. İMKB’de işlem gören şirketlerin halka açık hisselerinin toplam piyasa değeri 2006 yılı sonunda 75,6 milyar YTL’den 2007 yılı Ağustos ayı sonunda 100,2 milyar YTL’ye yükseldi. Aynı dönemlerde İMKB şirketlerinin halka açık hisselerindeki yabancı payı piyasa değeri bazında yüzde 65,3’ten yüzde 71,1’e çıktı. Hazine tarafından yurtiçinde ihraç edilen ve yabancı rantiyelerce satın alınan devlet iç borçlanma senetleri (DİBS)’nde, 2006 yıl sonunda 26,7 milyar ABD doları olan stok, net alımlarla 236 milyon ABD doları, değer ve kur farkı değişimleriyle de 6,3 milyar dolar artarak 2007 Eylül itibariyle 33,2 milyar dolar oldu. Yabancı rantiyelerin mülkiyetindeki DİBS’nin kalan vadeye ve alacaklılara göre dağılımları incelendiğinde; stokun yüzde 53,4’ününvadesinin iki yılı aştığı, yüzde 54’e yakınının alacaklısının global bankalar olduğu gözlenmektedir . 2001 krizi sonrası düzenli büyüyen ve 2002-2006 döneminde ortalama yüzde 7 büyüme gerçekleştiren Türkiye kapitalizmine, değirmenin suyu, yatırımları ve kredileri ile dışarıdan gelmiştir. Doğrudan yatırım, hisse senedi alımı ve hem devlete hem özel sektöre borç vererek gerçekleştirilen yabancıların sermaye ihracı, yabancılara Türkiye’de, ülke milli gelirinin yüzde 98’ine denk bir varlık sağlamıştır. Kimileri bu devasa yabancı varlığını, “yabancı sermayeyi cezbeden, kredibilitesi yüksek, yabancıların borç vermek için sıraya girdikleri bir ülke olduk da, ondan” diye iyiye yorsa da, 450 milyar dolara ulaşmış yabancı varlığıyla yaşamaktadır Türkiye. Elin varlığı ile övünmek doğru bir davranış olmamalıdır. Bu varlık, bugün buradaysa yarın çekilebilir, ya da ülkeden sürekli kar ve faiz transfer eden bir egemen güç olarak, büyüdükçe kontrol gücü de artar. Bunu böyle de değerlendirmek gerekir.
Bütçe Üstünden Artan Eşitsizlikler Neoliberal politikalara giriş adımı sayılan 24 Ocak 1980 operasyonundan itibaren “devleti küçültmek” hep ulaşılmak istenen hedeflerden biri olageldi. Ancak, “devleti küçültmek”ten anlaşılanın, devleti sanayiden, istihdam yaratan üretici faaliyetlerinden uzaklaştırmak, buna karşılık bütçe gelirlerini ağırlıkla faizlere ayıran, sürekli borçlanan bir kuruma dönüştürmek olduğu ortaya çıktı. Eski Cumhurbaşkanı, Başbakan Süleyman Demirel’in aktif siyaset yıllarında “Beş kara delik” olarak adlandırdığı, bütçe açığı, KİT açıkları, sosyal güvenlik kurum açıkları, belediye açıkları ve tarımsal destekleme kurumu açıklarının toplamından oluşan açıklar için gerekli borçlanma ihtiyacı 2000 öncesi yıllarda milli gelirin yüzde 7-8’inden aşağı düşmedi. Kamu kaynaklarının mafyatik yöntemlerle çarçuru, Güneydoğu’daki savaş harcamaları, eş-dost kapitalizmine yönelerek siyasi iktidarların yakın çevrelerine rantlar dağıtmaları sonucu, kamunun açıkları ve borçlanma ihtiyacı attıkça arttı. 2000-2002 döneminde, hortumlanan bankaların yükünün bütçeye, dolayısıyla topluma yıkılması ile borçlanma ihtiyacı 2001’de milli gelirin yüzde 16,4’ünü, 2002’ de yüzde 12,7’sini buldu.
Kaynak:DPT verilerinden üretildi. İzleyen yıllarda “mali disipin” adı altında yürütülen devlette kemer sıkıcı politikalarla borçlanma ihtiyacı azalsa da , birikmiş borç stokunun çevrilmesi yine de önemli miktarda kaynağın bütçeden faize ayrılmasına engel olabilmiş değil. Borçlanma ihtiyacının temposunu düşüren politikalar ise, özelleştirmelerle açıkları kapatmak, maaş gelirlerini tırpanlamak, eğitim-sağlık gibi sosyal harcamaları kısmak, KİT’leri, kamu kuruluşlarını tasfiye etmek, tarıma destekleri azaltmak gibi önlemleri içeriyordu. Bu önlemlerin sonunda kamunun borçlanma gereği eskiye göre azalmış oldu. Ancak, bu noktaya varıncaya kadar yapılan tüm operasyonlar, büyük ölçüde topluma ağır bir fatura ödetirken borçlanma gereğinin zirve yaptığı yıllarda , rantiye kesimi büyük rant gelirleri elde etti. Öyle ki, faizleri ödemek için toplam vergi gelirleri yetmez oldu, hatta 2001 de faizler, vergi gelirlerini aştı, yüzde 103’e ulaştı. Rantiyelik, Türkiye’nin son 30 yılına damgasını vurdu.
Neoliberal dünya görüşünün ana hedeflerinden biri olan devletin küçültülmesi, özellikle ekonomik faaliyetlerden arındırılarak, kamunun yerine getirdiği her tür üretim ve hizmetin kamudan alınarak özele devredilmesi, ticarileştirilip metalaştırılması, piyasalaştırılması, Türkiye’de özellikle 1998’de başlatılan ve günümüze kadar süren IMF destekli programla hızlandı. Devletin faiz harcamaları inişe direnirken maaş ve yatırım harcamalarının milli gelir içindeki payı azalıyor. 1998’de devlet harcamalarının milli gelire oranı yüzde 14,5 iken sonraki yıllarda devlet harcamalarından kamu yatırımlarının ve maaşların payı azaltılarak harcamaların milli gelirdeki payı 2006’da ancak yüzde 12’ye düşürülebildi. Toplam kamu harcamalarında faiz ve diğer cari harcamaların payı 2000’de zirve yaparak milli gelirin yüzde 4,5’una ulaştı.
Kaynak: Kaynak:DPT verilerinden üretildi. Kamuyu yatırımlardan uzaklaştırmak isteyen anlayış, bunu özellikle sanayi alanından başlattı ve sanayi KİT’lerinin tamamına yakını satılarak, ya da kapatılarak tasfiye edildi. Sonuçta, kamunun, toplam yatırımlarında sanayinin payı yüzde 1-2’ye kadar geriletildi. Aynı şey, enerji yatırımları için de geçerli oldu. Özellikle 1990 sonrası enerji yatırımları hızla azaldı ve toplamdaki payı yüzde 12’lere kadar geriletildi. Buna karşılık haberleşme ve ulaştırmada kamu yatırımlarının payı yüzde 35’e yaklaştı.
Kaynak:DPT verilerinden üretildi Devletin iç borçlanması, özellikle 2000-2001 finansal krizinde 20 dolayındaki hortumlanmış bankanın kamuya devri ile katlandı. 2004’te 150 milyar doları bulan iç borçların çevrilmesi ancak iç ve dış rantiyelere ödenen yüksek faizlerle mümkün oldu. 2000’den başlayarak iç borç faizi olarak bu kesimlere aktarılanlar yıllık ortalama 30 milyar doları aştı. Kamunun 2007 sonunda 220 milyar doları bulan iç borç stokunun yanı sıra 70 milyar dolar da dış borç stoku, dolayısıyla 290 milyar dolar borcu bulunuyor. 2007 sonunda 250 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun yüzde 65’e yakını ise özel banka ve firmalara, kalanı da Merkez Bankası’na ait. Böylece devletin iç ve dış borç stoku 290 milyar doları buluyor ve bu, milli gelirin yüzde 60’ından fazla. IMF, uzun yıllardır, kamu borç stokunun azaltılmasını talep ediyor ve “mali disiplin” ile bütçede her yıl milli gelirin yüzde 6-7’si kadar “faiz dışı fazla” yaratılmasını , bu fazla ile borç ödenerek stokun azaltılmasını talep ediyor. IMF baskısıyla borç yüküne getirilen bu disiplin, daha uzunca süre Türkiye’nin maliye politikasının belirleyecilerinden biri olacak gibi görünüyor.
Vergi Yükünde Eşitsizlik Bütçe gelirlerinin ana gövdesini oluşturan vergi gelirlerinin ağırlıklı yükü alt ve orta gelirli kesime ait. Tüketimden alınan dolaylı vergilerin payı 2007 yılında yüzde 66 olarak gerçekleşse de bazı yıllar yüzde 70’e yaklaştı.
Kaynak:Muhasebat G.M Dolaylı vergilerden geriye kalan yüzde 34’lük dolaysız vergi payının yüzde 23’ü gelir vergisi. Ancak bu vergi türünde de ağırlığı ücretlilerden, kaynaktan kesilen vergiler oluşturuyor Ücret üstünden vergi ve SSK primi kesintileri ortalaması büyük işyerlerinde yüzde 82’yi buluyor. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu,TİSK’e üye işveren sendikası çatısı altındaki ( çoğu büyük işyerleri) işyerlerinde çalışanların ellerine ortalama net geçen ücretin yüzde 82’si oranında vergi ve SSK kesintisi yapılmaktadır. Buna göre, eline tüm yan ödemelerle net 1 milyon 704 bin YTL geçen bir işçi için vergi ve SSK primi olarak devlete ödenen, net ücretin yüzde 82’si olan 1 milyon 397 bin YTL’yi bulmaktadır. Bu kesinti bazı işkollarında yüzde 100’ün üstüne de çıkmaktadır. Örneğin cam işkolunda yüzde 107’yi, toprak işkolunda yüzde 124’ü, ağaç işkolunda yüzde 119’u bulmaktadır.
|