“SOSYAL DEMOKRASİ'NİN SOSYAL'İ NEDİR?” KONFERANSI:

Öztaşkın: Emek yanlısı partiler çok radikal bir tavır ortaya koymak durumundadırlar


 

Öztaşkın, konferansta yaptığı konuşmada, işsizlik had safhaya ulaşmışken, yoksulluk artmışken, gelir dağılımındaki uçurum daha da büyümüşken, sosyal haklar çalışanların elinden teker teker alınmışken, sosyal devlet tasfiye edilmişken, Türkiye inanılmaz bir emek sömürüsüne dönüştürülmüşken, emek yanlısı partilerin öyle 'sermayeyi de küstürmeyeyim, işçilerin de oyunu almaya bakayım' gibi zihin bulanıklığı ile kafaları son derece karıştırıcı bir politika ve strateji izlememeleri ve 'birilerini ürkütür müyüz' gibi kaygılardan uzaklaşmaları gerektiğini söyledi.

 

Öztaşkın, “Türkiye'de, 'Büyüyelim de nasıl büyürsek büyüyelim. Büyüyelim, gelişelim, refah düzeyi artsın sonra da sosyal haklara bakarız' gibi bir anlayış var. Böyle bir şey olamaz. Büyüyeceksek bu işin sosyal boyutunu da gözeterek büyümek durumundayız. Tam da bu noktada emek yanlısı partiler çok radikal bir tavır ortaya koymak durumundadırlar. Bu tavır ve politikaların emek yanlısı, toplumun yoksul kesimlerini gözeten politikalar olması gerekir” dedi.

 

DİSK ve CHP İstanbul İl Başkanlığı tarafından düzenlenen, Genel Başkanımız Mustafa Öztaşkın'ın da konuşmacı olarak katıldığı, ‘Sosyal Demokrasi’nin ‘Sosyal’i Nedir?” başlıklı konferans, 17 Mart günü, İstanbul- Cibali'deki Kadir Has Üniversitesi Haliç Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Konferansın açılış oturumuna CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi 2. Grup Başkanı (İşçi Grubu) Giorgios Dassis, DİSK Eski Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu Eski Genel Sekreteri Emilio Gabagli, CHP İstanbul İl Başkanı Bahri Şahin, Prof. Dr. Erinç Yeldan, Prof. Dr. Ayşe Buğra ve Avrupa Parlamentosu Sosyalist ve Demokrat Genel Sekreteri Anna Colombo katılarak birer konuşma yaptılar.

 

Türkiye, Aile Sigortası için 40 yıl önce yasa çıkardı.

 

Kılıçdaroğlu, konferansta yaptığı konuşmada, sosyal devlet, sosyal alan, SSK, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumların temel hedefinin mutlu bir toplum yaratmak olduğunu belirterek, “Dünyada ve Türkiye'de büyük bir kriz yaşandı. Bu krizin faturasını işçiler ödedi, ödemeye de devam ediyor. Başbakan, 'kriz bizi teğet geçti' dedi. Milyonlar işsiz kaldı. Bir çok işsiz Başbakanın sözlerine inandı. Özellikle toplumun alt katmanları ağır fatura ödedi. Bu hiçbir zaman sorgulanmadı. Sorgulamamanın temel nedeni sendikal hareket ve medyadır. Bu nedenle sosyal demokrasinin sosyal yönü önemli. İşsizlik ve yoksulluk Türkiye'de en önemli sorunlarının başında geliyor” dedi. Kılıçdaroğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

 

“En son TÜİK rakamları açıklandı. 12 milyon 715 bin yoksulumuz var. Biz sosyal devleti unuttuk, bize unutturdular. Bir dönem 12 Eylül askeri darbesinden sonra sosyal kelimesini ağzımıza almak bile yasaklandı. Türkiye’de yoksulluğun artmasına rağmen hak kavramı da toplumun elinden alındı. O yoksulları utanmadan kuyruğa dizdiler para, makarna, bulgur dağıtmak için. 'Onların onurları var mıdır?' diye akıllarına bile gelmedi. Biz sosyal devleti kurarsak, sosyal hukuk devletini egemen kılarsak o zaman bu toplumda huzuru ve barışı getirmiş olabiliriz. (Ailenin eğer düzenli geliri yoksa, para yoksa her ay sosyal devletin gereği olarak en az 600 TL para vereceğiz ve bu parayı kadının banka hesabına yatıracağız, kadını toplumda güçlendireceğiz) dedik. Bir kıyamet koptu, (Siz bunun kaynağını nereden bulacaksınız, siz hayalcisiniz) diye. Avrupa’da uygulanıyor, hayalci değil de biz yapacağımız zaman mı hayalci oluyoruz? Asıl itiraz edenlerin utanması gereken bir şey var. 1971 yılında Türkiye, aile sigortasını getirmeye söz vermiş, parlamentodan yasa geçirmiş, Uluslararası Çalışma Örgütünün 102 sayılı sözleşmesini onaylamış. Bu 40 yıllık bir hayaldir. 40 yıllık hayali biz dile getirdik diye isyan ediyorlar. Bu hayali gerçekleştireceğiz. Aile Sigortası” ile aynı zamanda reel sektörü de güçlendirecek, ekonominin kırılganlığını azaltacağız.”

 

Taşeron işçilik, bir kişinin emeğinin yasalar dışında sömürülmesidir

Taşeron işçiliği de eleştiren Kılıçdaroğlu, “ Yeni süreci başlatmak zorundayız. Taşeron işçiliğe son dedik. Biz söylüyoruz, hiç kimse söylemiyor siyasetçi olarak. Taşeron işçilik bir kişinin emeğinin yasalar dışında sömürülmesine olanak sağlayan bir sistemdir. Çünkü bu sistemde; kıdem tazminatı hakkın olmayacak, tatil hakkın olmayacak. Senin o işte çalışman taşeronun iki dudağından çıkacak kelimeye bağlı. Bunun adı da sosyal devlet olacak. Biz halk partisi olarak halkın partisi olarak, yeni CHP olarak, yeni Cumhuriyet Halk Partisi olarak, altını çiziyorum, yeni Cumhuriyet Halk Partisi olarak emekten yana, alın terinden yana, insanlıktan yana, yoksulluktan yana tavrımızı koyacağız. Çekinmeyeceğiz, korkmayacağız. Birileri bize bedel ödetmek istiyorsa, bedel ödemekten de korkmayacağız. Bedel ödemek bizim onur görevimizdir” dedi.

 

Türkiye’de sendikal hakların oluşma sürecini de anlatan Kılıçdaroğlu, merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit’in bu konuda önemli çalışmaları olduğunu, elde edilen sendikal hakların 12 Eylül darbesiyle büyük oranda kırpıldığını söyledi. Kılıçdaroğlu, sendikal mücadelelerden çok büyük geri adımlar atıldığını, sendikal hareketin son dönemde bölündüğünü, işçilerin haklarını savunmakla görevli bazı sendikaların iktidarın çıkarlarını savunur hale geldiğini öne sürdü.

 

Öztaşkın: Demokrasinin sosyali sosyal haklardır

Konferansta yaptığı konuşmada, demokrasinin sosyalini sosyal hakların temsil ettiğini, bir ülkenin sosyal haklarının gelişmişlik düzeyinin aynı zamanda demokrasinin de gelişmişlik düzeyinin en önemli göstergelerinden biri olduğunu söyleyen Öztaşkın, “Bir ülkede demokrasi ne kadar gelişmişse, hak ve özgürlüklerin de o kadar geliştiğini söyleyebiliriz. Aslında demokrasinin gelişmişlik düzeyini sosyal haklar belirler. Türkiye'de sosyal haklar, 1980'den başlayarak kapitalizmin krizlerinin, darbenin gerekçesi olarak ilan edildi. Darbecilerin ilk müdahaleleri işçilerin almakta olduğu ücret ve ikramiye gibi haklara oldu. Ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engelin Türkiye'de bu hakların çok geniş olarak kullanıldığı algısı toplumda yaratılmaya çalışıldı” dedi.

 

“Yeni dünya düzeni diye küreselleşme adı altında uygulanmaya çalışılan politikaların sorumsuzca uygulanabilmesi için bu hakların gasp edilmesi, sosyal devletin adım adım tasfiye edilmesi gerekiyordu” diyen Öztaşkın, “Geldiğimiz noktada bunların ne olduğu belli. Bu politikalar adım adım hayata geçirildi. Bugün Türkiye'de sosyal devletin s'sinden bahsetmenin ne kadar güç olduğunu hepimiz biliyoruz. Ve sosyal devlet tasfiye edildi, sadaka devleti oluşturulmaya çalışılıyor” şeklinde konuştu. Öztaşkın şöyle devam etti:

 

“Bu noktalarda sendikalar ne yaptı? Sayın Kılıçdaroğlu'nun söylediği gibi derin bir uykudalar mıydı, yoksa üzerlerinden silindir mi geçti? Tabii ki silindir geçti. Ancak öbür taraftan da üzerinden silindir geçmeyen, direnmeye çalışan sendikaların da tasfiye edilmesi planlandı. Tam da bugün geldiğimiz noktada siyasi iktidar, çok sistemli bir şekilde, hala ayakta kalmaya çalışan, kalan, direnen, mücadele eden, sosyal devleti savunan, sosyal güvenlik alanındaki, eğitim alanındaki tasfiyeleri ısrarla gündeme getiren, yoksullaşmanın önüne geçmeye çalışan, işsizliğe karşı, özelleştirmeye karşı mücadele veren, kuralsızlaştırmaya karşı mücadele veren sendikaların susturulmasına ve tasfiye edilmesine yönelik çok ciddi politikalar izliyor. Ve bu politikaların sonucunda bazı sendikaların gerçekten de yandaş sendikalar konumuna getirildiğini de açıkça ifade edebiliriz.”
 

Sermaye, yüksek karını ucuz işçilik üzerine kurguladı

Sendikal hak ve özgürlüklerin bir ülkede gerçek anlamda kullanılamadığı takdirde, bu ülkedeki sosyal hakların kullanımının da mümkün olmadığını ifade eden Öztaşkın şöyle devam etti:

 

“Neden sendikal hak ve özgürlükler ısrarla kullandırılmamak, kısıtlanmak isteniyor? Veye neden hala 12 Eylül'ün ürünleri Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu değiştirilmiyor? Sermaye, yüksek karını ucuz işçilik üzerine kurguladı. Küreselleşme dediğimiz şey aslında sermayenin hiçbir engelle karşılaşmadan, kendisine en uygun koşullarının sağlandığı dünyanın her bir yerine gidip faaliyetini sürdürmesinden başka bir şey değil. Bugün dünyada üretim de rekabet de küresel düzeyde yapılmaktadır. Tabii üretimin nasıl yapıldığı, beraberinde sendikal hak ve özgürlüklerin hangi düzeyde olduğunu da belirler. Aynı zamanda nasıl bir sendikacılık yapmanız gerektiğini de belirler. Bugün küresel düzeyde yapılan üretim ve rekabette aslan payını, bilgiye, teknolojiye, hammaddeye, enerji kaynaklarına sahip olan ülkeler ve şirketler almaktadır. Bizim gibi bu olanaklara sahip olmayan gelişmekte olan ülkelerde rekabet nasıl yaratılacak? İşte bu rekabette ucuz işgücünüz ile rol almanız gerekiyor. Ve bu çok açık bir şekilde zaman zaman bizim politikacılarımız tarafından da ifade edilmiştir. Turgut Özal tarafından ifade edilmiştir. Bugünkü siyasi iktidar tarafından da zaman zaman ifade edilmektedir. 'Türkiye'de ucuz işgücü vardır, gelin yatırımlarınızı burada yapın' denmiştir. Zaman zaman Türkiye için 'Avrupa'nın Çin'i' tanımlamaları yapılmıştır.

 

“Bu rekabette ucuz işgücü ile yer alacaksanız; ki bununla yer alıyorsunuz; o zaman ucuz işgücünün gerçekleşmesinin temel birkaç tane faktörü var” diyen Öztaşkın şöyle devam etti:

 

“Bunlardan biri; işgücü kesinlikle güvencesiz olacak, bu işgücü kuralsız olacak ve kuralsızlıkla beraber her türlü esnek çalışmanın modelleri burada uygulanacak. Bu işgücü örgütsüz olacak. Kuralsız, güvencesiz, örgütsüz bir işgücü beraberinde ucuz işgücünü getiriyor. İşte bugün bizim karşılaştığımız müteahhit-taşeron sistemi bu uygulamanın bir parçasıdır. Kiralık işçilik bu uygulamaların bir aracıdır. Kıdem tazminatının kaldırılmak istenmesi, bölgesel asgari ücretin getirilmek istenmesi bu politikaların bir parçasıdır. Veya özelleştirmeler, sosyal devletin tasfiyesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, sağlığın, sosyal güvenliğin paralı hale getirilmesi bu politikaların bir parçasıdır. Tabii ki bu politikaları küresel güçler tüm ülkelerde aynı anda uygulamaya koymuyor. Bu sefer işçilerin, emekçilerin topyekün direnişiyle karşılaşabilirler. Bu, onlar için çok tehlikeli bir durumdur. Onlar için tehlikeli olan bu durum, bizim için, işçiler emekçiler için, sendikalar için yapılması gereken bir mücadele biçimidir. Dolayısıyla küresel bir başkaldırının, direnişin olmaması için bu koşullar önce uygun ülkelerde yaratılıyor. Bu anlamda zihin bulanıklıkları yaratılıyor, insanların bilinci değiştiriliyor. İşte özelleştirmenin ne kadar iyi bir şey olduğu allanıp pullanıp süsleniyor. 'İşçiler çok yüksek ücretler alıyor, bu kadar yüksek ücret almasalar ülke büyüyecek, zenginleşecek şeklinde söylemler kullanılıyor. Bizim gibi ülkeler borç batağına sürükleniyor. Kazanılmış haklar dediğimiz sosyal haklara saldırı başlıyor. Yaşadığımız krizlere, '94 krizi olsun, 2001 krizi olsun, 2008 krizi olsun, krizlerin hepsine bakalım. Krizden çıkış için yapılan önermeler, çalışanların kazanımlarını ellerinden almaya yönelik önermeler. Bu da işsizlik ve yoksullaşmayı beraberinde getiriyor. Bu fatura çok net bir şekilde çalışan kesimlere kesiliyor.”
 

Sendikaların güvensiz, itibarsız birer örgüt haline getirilmesi hedeflendi

Bu politikalara karşı direnebilecek en örgütlü kesim işçiler ve sendikalar olduğu için, bu sendikaların güçsüzleştirilmesinin, üye sayılarının,etkinliklerin azaltılmasının, güvensiz ve itibarsız birer örgüt haline getirilmesinin hedeflendiğini belirten Öztaşkın, “Bugün bazı sendikacı arkadaşlarımızın da buna çanak tutmalarıyla bu itibarsızlaştırma, sendikaların önce üyeleri, sonra da toplum ile aralarındaki güven bağları kopartılarak gerçekleştirilmiştir” dedi.

 

Bugün Türkiye'de sendikaların gerçek anlamda üretime müdahale ederek, hayatı durdurarak etkin bir mücadele stratejisi ortaya koyabilmekten uzaklaştırıldıklarını belirten Öztaşkın şöyle devam etti:

 

“Sendikaların tek başına üye sayıları, örgütlülük düzeyleri bile bu mücadelenin koşullarının Türkiye'de ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Ki öbür taraftan sendikaların anlayış değişikliklerine gitmeleri, sınıfını, temsil ettiği insanların çıkarlarını savunma politika ve stratejilerinden uzaklaştırılmaları başka bir sorundur.”

 

Bu politikalara karşı ne yapmak gerekiyor?


Demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından bir tanesinin sosyal haklar olduğunu, bir kere bir sosyal demokrat partinin veya kendisini emekle ilişkilendiren bütün partilerin bu alanda politika üretmeleri gerektiğini ifade eden Öztaşkın şunları söyledi:

 

“Sabah bir konuşmacı söyledi; ben şöyle anladım; 'Önce küreselleşme olsun; gelişmişlik ve kalkınma düzeyi yakalandıktan sonra da bu haklara, sosyal haklara bakarız' deniliyor. Türkiye'de de bu zihniyet var; 'Büyüyelim de nasıl büyürsek büyüyelim. Büyüyelim, gelişelim, refah düzeyi artsın sonra da sosyal haklara bakarız' gibi bir anlayış var. Böyle bir şey olamaz. Büyüyeceksek bu işin sosyal boyutunu da gözeterek büyümek durumundayız. Tam da bu noktada emek yanlısı partiler çok radikal bir tavır ortaya koymak durumundadırlar. Öyle sermayeyi küstürmeyeyim, işçilerin oyunu almaya bakayım gibi zihin bulanıklığı ile kafaları son derece karışık bir politika ve strateji izlemeye kalktığınız takdirde bir yere varamazsınız, sosyal devleti inşa edemezsiniz. İşsizlik had safhaya ulaşmışken, yoksulluk artmışken, gelir dağılımındaki uçurum daha da büyümüşken, sosyal haklar elimizden teker teker alınmışken, sosyal devlet tasfiye edilmişken ve Türkiye inanılmaz bir emek sömürüsüne dönüştürülmüşken hala kalkıp da şöyle mi yapsak, böyle mi dursak, aman şöyle bir politika izlersek birilerini ürkütür müyüz kaygısından uzaklaşmak gerekir. Çok net bir şekilde, partilerin net bir tavır ortaya koyması gerekir ve bu tavrın emek yanlısı, toplumun yoksul kesimlerini gözeten politikalar olması gerekir. “

 

Emekten yana partiler nasıl bir politika izlemeli?

 

Sendikaların siyasete ağırlığını koymaları, siyasetin yönlendirilmesi, şekillendirilmesi doğrultusunda çaba sarfetmeleri gerektiğini belirten Öztaşkın, emek örgütlerinin siyasetin, aynı zamanda ekonomik ve sosyal alanın, toplumsal alanın, emeğin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesi için bir tavır, bir mücadele ortaya koymaları gerektiğini belirterek şöyle konuştu:

 

“Tabii ki bu mücadelenin birkaç sendika, bir kaç konfederasyon tarafından verilmesi anlamlı ama bu yetersizdir. Bu anlamda Türkiye sendikal hareketinin bu konularda ortak bir tavır ortaya koyması gerekir. Biz siyasetten bağımsızız, tarafsızız söylemleri sermayenin politikalarına destek vermekten başka hiçbir anlam taşımaz. Toplum ileri demokrasi söylemleriyle kandırılıyorsa, yanıltılıyorsa sendikalar buna karşı tavır koymak zorundadırlar. Ekonomik, siyasi, sosyal ve toplumsal tablo ortada. Emeğin yanlısı olduğunu iddia eden partiler bu verileri alacaklar, bunu siyasi söylemlere, politikalara dönüştürecekler. Ve bu söylemlerinin, bu politikaların da arkasında duracaklar. Bu söylem ve politikaları hiç çekinmeden sürdürecekler. Bugün CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bu konularda çok olumlu söylemlerde bulundu. Bunun daha da geliştirilmesi gerekiyor. Örneğin sağlık sektöründe yeni politikaların ortaya konulması gerekiyor. Eğitimde de aynı şekilde. Yeni sosyal hakların korunması, geliştirilmesi ve hatta elimizden alınan bu sosyal hakların yeniden, bir sosyal devletin gereği olarak verilmesi bugün CHP'nin temel politikaları olmalıdır. Eğer CHP bu politikaların içini doldurarak iyi bir söylemle topluma aktarırsa elbette bunlar karşılık bulacaktır ve bu oya da dönüşecektir.” Öztaşkın sözlerini şöyle tamamladı:

 

“Özelleştirmeyi destekliyoruz” dediğiniz noktada, sendikalar da çekingen tavır ortaya koyar

 

“Bu anlamda da sendikalar, 20- 25 yıldır siyasette ve siyasi tavır koymada çekingen bir politika izliyorlar. Çünkü biz bir taraftan sendika olarak özelleştirmeye karşı 20-25 yıldır mücadele veriyoruz. Gönül verdiğimiz, desteklediğimiz, desteklenmesi gerektiğini düşündüğümüz veya üyelerimizi bir biçimde yönlendirmeye çalıştığımız partinin çıkıp da, “Biz özelleştirmeyi destekliyoruz” dediği noktada, sizin yapacak bir şeyiniz yoktur. Çekingen bir tavır ortaya koymak durumundasınız. Ama bugünkü gibi cesaretli bir şekilde siz politika ortaya koyarsanız, bu tavır değişir. İşte taşeronlaştırmayla ilgili miting var. Şimdi sendikaların, sendikacıların, sendika üyelerinin bu mitingi desteklememek gibi bir hakkı olabilir mi? Elbette destekleyecekler. Elbette orada olacağız. Elbette tavır koyacağız. Elbette üyelerimizi bu mitingin desteklenmesi konusunda yönlendireceğiz. Bu ve benzeri politikalar ortaya konduğu takdirde bizler de, sendikalar, sendikacılar, üyelerimiz de daha cesur bir şekilde tavrımızı, desteğimizi ortaya koyacağız. Bu ülkede emeğin yeniden iktidar olması konusunda, ekonomide, siyasette, toplumsal yaşamda emeğin belirleyici bir rol üstlenmesi konusunda katkılarımızı koyacağız.”