22 Haziran 2010

  

PETROL-İŞ' TEN,  “TEĞET'İN” YIKIMI...DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE KRİZİN 2009 ENKAZI VE GELECEK” ARAŞTIRMASI:

 

Krizin en önemli tahribatı, çalışanları işsiz, iş arayanları yine umutsuz bırakmak oldu

 

Hükümet, krizden en çok etkilenen emekçi kesimleri desteklemek yerine, bütçede gelir ve harcama politikalarını sermaye lehine oluşturdu

 

Petrol-İş Sendikası'nın Ekonomist Mustafa Sönmez'e yaptırdığı ve Yordam Kitap'ın da basımına ortak olarak daha geniş okur kitlesine ulaşmasını sağladığı, 6  bölümden oluşan araştırmada, dünyada krizin 2009 panoraması, 2008 ve 2009'un tamamında küresel krizin Türkiye ekonomisinde yarattığı enkazın envanteri yer alırken, önümüzdeki dönemde emekçi sınıfları bekleyen tehditlere ve fırsatlara yer verildi. Araştırmanın özetini sunuyoruz:

 

“Küresel kapitalizm, 1970’lerin sonlarına doğru Keynesci birikim modelini tükettikten sonra 1980 sonrasında sermaye birikimi sürecini neoliberal model çerçevesinde sürdürmek için kolları sıvadı ve dünyada mal, sermaye hareketlerini iyice liberalleştirecek düzenlemelere gitti. Küreselleşme, özelleşme, ticarileşme ile el ele ilerleyen bu liberalleşme sürecinde “piyasa” her derde deva, her şeye kadir bir ilahi güç olarak takdim edildi. 1980 sonrası dönem, küreselleşen kapitalizmin hızla sermaye biriktirdiği, ama hızla da balonlaşarak kendi kuyusunu kazdığı, manevra alanını daralttığı, ömrünü kısalttığı bir zaman dilimi oldu. Bölgesel, ulusal krizlerin sıklaştığı bu dönemde küresel krizin de  2007’de ucu göründü. Küresel kriz bütün haşmetiyle 2008’de uç verdikten sonra 2009’da da bütün dünyaya bulaştı ve tüm coğrafyaları sardı. İçinden geçmekte olduğumuz küresel kriz için “tarihin en büyük krizi” nitelemesi, dost-düşman herkesce paylaşılıyor. Kitlesel işsizliklere, yoksulluklara, iflaslara yol açan bu kriz, hem sermaye ile emek arasındaki çatışmaları hem de sermaye içi çatışmaları hızlandırdı. 2008 ve 2009 boyunca süren kriz yangını, “piyasa her şeye kadirdir” safsatasını altüst ederken, yeniden devlet müdahalelerini davet etti ve kapitalist devletler, gelişmiş- gelişmemiş tüm ülkelerde bir dizi müdahalede bulunarak krizi aşmayı, küçülmeden büyümeye geçişi tesis etmeye çalıştılar, çalışıyorlar. Küresel krizin geçtiğini söylemeye, IMF dahil, kimse henüz cesaret edemiyor.

 

Kriz, Türkiye gibi çevre - bağımlı ülkeleri de içine aldı

Küresel kriz, küresel kapitalizmin beyni ABD’nin finansında patlak verirken kısa sürede gelişmiş Avrupa ülkelerinin ve Japonya’nın finans kesimlerine bulaştı. Ancak, kriz, bu “merkez ülkelerle” sınırlı kalmadı; Türkiye gibi çevre-bağımlı ülkeleri de içine aldı. Bu bulaşma, çevre ülkelerin “merkez”e olan iki bağımlılığıyla gerçekleşti: Birincisi merkezin parasal kaynaklarına-sıcak para-doğrudan yabancı sermaye,dış kredi- bağımlılık;  ikincisi ise bu ülkelerin pazarlarına olan bağımlılıkla yaşandı. 1990’lar sonrası ağırlıkla merkez ülkelerin dayanıklı/dayanıksız sanayi ürünlerinin üreticisi durumuna geçen Asya, Doğu Avrupa, Güney Amerika’nın çevre ülkeleri, ihracatlarını ağırlıkla merkez ülkelere odaklamış durumdalar. Merkez’den ithalat talebinin azalması, çevre ülkelerin sanayilerini bir anda atıl duruma soktu ve krize sürükledi. Bu ülkeler arasında Çin, Hindistan, Brezilya gibi, kriz öncesi döviz açığı yerine döviz fazlası olan ülkeler, krizden güçlenmiş olarak çıkma fırsatı bulurken, döviz açığı olan, cari açık veren Türkiye ve çoğu Doğu Avrupa ve bazı Güney Amerika ülkeleri  daha fazla kırılgan hale geldiler; bir kısmı IMF anlaşmaları ile kemer sıkıcı reçetelere zorlandılar.

 

Türkiye, işsizliği en çok artan ülkeler arasında ilk sıralarda

Türkiye, küresel finans kesimini 2001 yılında tahkim etmiş olduğu için, küresel krize finans ayağından yakalanmadı ancak, sanayi ürün ihracatında önemli düşüş yaşadı;  dolayısıyla krize sanayi ayağından yakalandı. Türkiye, 2008'i yüzde 1 büyümenin altında kapattıktan sonra 2009'da yüzde 5'e yakın oranda bir daralma yaşadı, resmi işsizliği yüzde 14'e fırladı ve çok önemli kırılganlıklar taşımaya devam etti. Düşen sanayi üretimi ile birlikte yaşanan tensikatlar, ailelerin tüketim harcamalarını kısarak iç talebi de daralttı. Böylece dış ve iç talepteki gerileme, Türkiye kapitalizminde önemli bir daralmaya yol açtı. Daralmanın yükü öncelikle, işten çıkarılan işçilere yıkılırken, işini koruyanlar da çok düşük ücretlere mahkum edildiler. Bir yılda 840 bin artan işsiz sayısı ile birlikte resmi işsizlik oranı da yüzde 11’den yüzde 14’e, işsiz sayısı 3,5 milyona tırmandı. Bu dehşetli işsizlik artışı, Türkiye’yi işsizliği en çok artan ülkeler tablosunda ilk sıralara çıkardı.  Türkiye’nin büyümesinin ana rüzgârı olan dış kaynak ayağında, doğrudan yabancı sermaye ve dış kredi girişi 2009’da ciddi oranlarda azalırken, borsaya ve devlet tahvillerine yatırım yapan sıcak para, önce sert bir çıkış yaptıktan sonra, verilen faizlerin cazibesi ve göreli istikrar iklimi algılaması ile geri döndü. Bu arada, kaynağı şaibeli döviz girişleri de kaynak açığını, sert döviz şoklarını önleyici etkiler yaratarak krizin büyümesini önledi.

 

Sermaye krizi, “ucuz işgücü” ile aşmayı hedefliyor

2009 biterken, beklenen dış dünyadan, özellikle AB’den pazar açılması yeterince gerçekleşmedi ve toparlanmanın beklenenden yavaş olacağı teslim edildi. Bununla birlikte, anlaşılan o ki, “toparlanma” denilen şey, yine eski kurguda olduğu gibi, dış kaynak girişini, sıcak parayı özendirmeye, bunun için yüksek faiz vermeye, döviz kurunu düşük tutma politikasına dayandırılacak. Bunun, bir yandan dışarı yüksek faizler ödemeyi sürdürmek; bir yandan da düşük kur nedeniyle yerli üretimi ve istihdamı olumsuz etkileyen etkilere göz yummak olduğu açık. Buna eşlik edecek bir beklenti, emek kesimi için esas tehdidi oluşturuyor. O da, işsizliği de bahane ederek ücretleri daha da düşürme, esnek çalışma adı altında  işgücünü güvencesizleştirme tehdididir. Sermaye kesimi, bu krizden çıkışı da ucuz işçiliğe dayandırma eğilimindedir ve ihracatçı Asya ülkeleri, Çin’deki, Hindistan’daki insanlık dışı çalışma koşullarının, sefil ücret düzeninin, düzeyinin Türkiye’ye taşınması niyetindedirler. AKP iktidarı da bu talebe cevap vermeye gönüllüdür.

 

Hedef, güvencesizleştirme

Umudunu yitirmiş işsizler ile birlikte gerçek işsizlik oranı yüzde 20’lere, işsiz sayısı  da 6 milyona yaklaştı. Hükümet de, istihdamın dümeninin tamamen terk edildiği özel sektör de, istihdamın artırılması konusunda hiçbir ümit vermiyor. Aileye giren gelirin geçime yetmemesi ile çalışmak isteyen kadın ve emekliler işgücü pazarına girmekte,  alttan yeni okul mezunları gelmekte, ama bunları istihdam edecek iş alanları açılamamaktadır. Tersine, kamuda 4/C ve sözleşmeli personel uygulamaları ile istihdamı daraltma yolları denenmekte, özel sektörde de şartlara uyum adı altında tensikatlara devam edilmekte ve/veya işi olanların sosyal güvenlik hakları, iş yasalarından doğan hakları budanmakta, güvencesizleştirmeyi  hızlandıracak “reform” hamlelerinin hazırlıkları yapılmakta. Türkiye’de, özellikle 2002 sonrası, AB pazarını hedefleyen ihracata dönük büyüme süreci, dış pazarda rekabet gücü edinebilmek için, en az istihdamı, en ucuza mal etmeyi öne çıkardı. Bugün de, yaşanan küresel krizden hiç ders alınmadan, kriz öncesi işbölümü ve paradigmanın bundan sonra da geçerli olacağı varsayımı ile, kurgular, en düşük istihdam maliyeti üstüne yapılıyor. 2010’da göreve gelen TÜSİAD’ın yeni başkanı Ümit Boyner’in ayağının tozu ile esnek istihdamı ağzına alması bundandır. Peşinde oldukları şey, kıdem tazminatı ödemeden işçi çıkarmak, kısa süreli iş sözleşmeleri yapabilmek, SGK prim yüklerini, ücretten alınan vergi yüklerini en aza indirmek, sendikalaşma, toplu pazarlık, grev hakkı kullanmanın yollarını tıkamak… İstedikleri, dünyada yaygınlaşan ve ILO’nun “güvencesizleştirme” olarak adlandırdığı, çevre ülkelerde salgın bu istihdam biçimini yaygınlaştırmak…

 

Diyaloğa değil, saldırıya hazırlanıyorlar

Dünyada işçi haklarını biraz daha budayan bu eğilim, özellikle işsizliğin yoğun ve tarihsel olarak demokrasinin gelişmediği, örgütsüz çevre ülkelerde ve tabii ki bizde yaşanıyor, yaşatılmak isteniyor. Sermaye, kriz koşullarında daralan iş hacmini bu biçimde emeğin sırtına basarak aşmak istiyor. Bizde de hem AKP iktidarı, hem de TİSK, TÜSİAD üyesi işverenler, fiili olarak yaptıklarını yasal bir çerçeveye yerleştirmek istiyorlar. İktidar ve patronlar, giderek büyüyen işsizliği, fırsat bilip güvencesizliği dayatıyorlar. Kamudaki bu esnek istihdam ya da köleleştirmenin beteri, TÜSİAD-TİSK ikilisi tarafından AKP desteklenerek tesis edilmek isteniyor. Çalışma yaşamını “katı” bulan sermaye, “esnek”leşme talebini karşılayacak AKP ile iyice yakınlaşıyor. Yani büyük taarruz daha yeni başlıyor. Diyaloğa değil, saldırıya hazırlanıyorlar.  AKP ve sermaye, sayıları 6 milyonu bulan işsizlere şu tehditle yaklaşıyor; Ya daha çok işsizlik ya da esnek çalışma, yani “güvencesiz çalışma”ya boyun eğmek…Patronları bu noktaya getiren, Asyalaşma modelinde emeği daha çok ucuzlatanın, rakibinin önüne geçmesi gerçeği. Özellikle 2000’li yıllarda AB’nin dayanıklı-dayanıksız tüketim malı üreticisi olmaya başlayan Türkiye’nin de abandığı rekabet aracı, ücretler. Varsa yoksa, en az istihdamı en ucuza mal edip rekabet gücü edinmeye çalışıyorlar. Nitekim, 2004’ten 2008’e, yılda yüzde 7’yi bulan ortalama büyümeye rağmen, istihdamın pek artmadığı görüldü. Küresel krizin etkisi altına girilen 2009’da da sanayide istihdam yüzde 7 azaltıldı ve 311 bin sanayi işçisi işsiz kaldı. Üstelik aynı dönemde sanayide reel ücretlerin yüzde 7 geriletilmesine rağmen, işverenler tensikattan vazgeçmediler.

 

Petrol-İş: Hükümet, krizden en çok etkilenen emekçi kesimleri desteklemek yerine bütçede gelir ve harcama politikalarını sermaye lehine oluşturdu

 

Araştırmanın Sunuş'unda ise Petrol-İş Sendikası Merkez Yönetim Kurulu imzasıyla yapılan  değerlendirmede şu noktalara dikkat çekildi:

 

“Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde hem kriz, hem de kriz sürecinde emeğe yönelik gerçekleştirilen saldırılar daha şiddetli yaşanmıştır. Nitekim Türkiye'de AKP hükümeti ve sermaye, 2009 yılında yeni çalışma biçimlerini gündeme getirdi ve daha ağır çalışma koşullarını işçilere dayatmaya çalıştı. Sermayenin bu süreçte en önemli güvencesi, bugüne kadar uyguladığı politikalarla işçilerin haklarını gerileten AKP hükümeti oldu. 2008 yılında görünür hale gelen ve 2009 yılında ülkemizi etkisi altına alan kriz sürecinde, Türkiye'de imalat sanayinin tüm sektörlerinde daralma yaşanmış, ülkemiz ekonomisi tarihi küçülme oranlarını görmüştür. Krizin ülkemizde yarattığı en büyük hasar, işsizliğin artması, istihdamın esnekleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesi olmuştur.  Zaten bozuk olan gelir dağılımı, emekçiler aleyhine daha da çarpıklaştı. Kredi kartı batağı büyüdü, emekçiler daha borçlu hale geldi. Kriz, yoksulların enflasyonunda artışa neden olurken, reel gelirlerde de ciddi bir aşınma görüldü. Bu dönemde, hükümet krizden en çok etkilenen emekçi kesimleri desteklemek yerine bütçede gelir ve harcama politikalarını sermaye lehine oluşturdu. Ülkemizde bölgesel eşitsizlikler de, 2009 yılında hızla arttı. Özetle, krizin tüm faturası, emekçi kesimlere çıkarılmış oldu. Petrol-İş Sendikası olarak toplumsal gerçeklerin kamuoyunda ayrıntılı bir şekilde tartışılması ve sorgulanması için yapacağımız çalışmaları sürdüreceğiz...”

 

Kamuoyuna saygıyla sunulur.

 

PETROL-İŞ SENDİKASI

MERKEZ YÖNETİM KURULU

 

Not:

Araştırmaya ulaşma yolu:

Teğet'in Yıkımı

(Dünyada ve Türkiye'de Küresel Krizin 2009 Enkazı ve Gelecek- 160 sayfa.)

Mustafa Sönmez

Yordam Kitap / Kuram / Güncel Dizisi/ www.idefix.com

 

 Etiket Fiyatı

: 12,00 TL (KDV Dahil)

 idefix Fiyatı

:   9,44 TL + KDV

 

  10,20 TL (KDV Dahil)


En geç 3 iş gününde KARGO'ya teslim